Gönderen: adalarpostasi | 20 Ocak 2026

Kedili Bir Hikâye

Çiçi, 08.04.2018. )O(

Kedili Bir Hikâye

“Bakalım Instagram’da neler varmış” diye düşündü Yasemin, masanın altında gizlice telefonuna bakarken. Date’e çıktığı çocuk almış eline sazı, kâh kendinden, kâh şarap tadımının inceliklerinden bahsediyordu. “Biliyor musun, İtalya’da degüstasyon kursuna gitmiştim. Sertifikam bile var. Hatta bir ara sommelier olarak çalışmaya başlasam mı diye düşündüm. Sommelier nedir biliyorsun, değil mi?”

Yasemin bıkkın bir şekilde cevap verdi: “Evet, lokantada yemek ve şarap eşleşmesi yapan kişi.”

Adam şaşkın bir ifadeyle “Bir bankacı için ne kadar fine zevklerin var,” dedi. Yasemin’in iç sesi “ding” etti. ”Anlamadım?” Biraz sert bir şekilde sormuş olabilir. “Yok yani, hesap yapmaktan başka şeylere zor zaman ayırıyorsunuzdur diye düşündüm de,” şeklinde cevapladı adam. Evet, çoğu insan bankacıları, müşterilerinin hesaplarıyla ilgilenen, başka hiçbir şeyden anlamayan, anlaması da gerekmeyen, tek görevi insanlara para konusunda hizmet etmek olan elemanlar olarak görür. Oysa Yasemin, bankalarının düzenlediği kültürel etkinliklerin bir numaralı katılımcısıydı. Çalışanlara tanınan indirimlerden de yararlanıyordu tabii, neden yararlanmasın? Adam —adı Cenk bu arada— garsona şöyle seslendi: “Bize 2020 rekoltesi beyaz bir Denizli şarabı getirin lütfen. Elma ve armut notalarına sahip olsun. Alt notalarında da narenciye lütfen.”

Konudan konuya atlıyordu. Nihayet edebiyattan bahsetmeye başlayınca Yasemin’in dikkatini bir an için çekti çünkü Yasemin edebiyata bayılırdı. Cenk, “Babalar ve Oğullar‘dan çok etkilenmiştim mesela,” dedi.

Yasemin gülümseyerek, “Aa, ben de Turgenyev‘e bayılırım,” diye karşılık verdi. Fakat Cenk hemen düzeltme gereği duydu: “Yalnız o, Dostoyevski’nin.” Yasemin, kısaca duraklayıp gözlerini kıstı. “Suç ve Ceza ile karıştırıyor olmayasın,” dedi; ukalalık etmemeye çalışarak. Cenk aceleyle masanın altında telefonundan internete baktı. “Aa, evet, hep ikisini karıştırırım. Hepsini okuyunca tabii, ehehe,” diyerek konuyu kapattı.

Yasemin “Yine s*çtık. Neyse zaten çok ukalaydı,” diye düşündü. Sohbet ilerledikçe bu monologların dayanılmaz bir hal aldığını fark etti. Yasemin, “Benim erken kalkmam gerek, mâlum Ada’da yaşıyorum, son vapuru kaçırmayayım,” diyerek nazikçe masadan kalktı.

Vapurda başını cama dayamış, kulaklığından akan müzikle geceye dalmıştı. “Yalnız öleceğim, anlaşıldı,” diye düşündü. “Aman neyse, böyle ukalayla yaşayacağıma yalnız ölürüm daha iyi.”

Adaya döndüğünde, evin önünde onu bekleyen sarı uzun tüylü kedisi Sultan’ın güzel yüzünü gördü ve içi mutlulukla doldu. Kediyi kucağına alıp ona sevgiyle sarıldı. “Geciktim sultanım, bu akşam biriyle çıktım yine. Ya bu date uygulamalarına virüs girmiş ya da bütün erkekler birbirinden salak. Yani insan olanlarını kastediyorum tabii. Sana laf yok,” dmeye kalmadan da koca sarı kafasından Sultan’ı şap diye öptü.

Gece yatağa uzandığında; Sultan yanına çıkıp yumuşacık tüyleriyle çöreklenmiş, koca kuyruğuyla burnunu örtmüştü bile. Yasemin, kedisini severken kendi kendine, “İnsan erkeklerin hepsi gıcık, Sultan’ım. Bu gidişle tam bir ‘kedici teyze’ olacağım galiba,” dedi. Sonra düşünceli bir ifadeyle ekledi: “Dur, manifest yapayım, bu akşam yapmadım. Bir tane bile düzgün erkek varsa lütfen karşıma çıksın. Kedilere anlatırsan dileğin olurmuş. Hadi, yap annene bir iyilik, aslanım.” Sultan minik minik horlamaya başlamıştı oysa. Yok, mırlama değil, uyurken horlar biraz.

Cengiz her cuma akşamı olduğu gibi bu akşam da Kadıköy’deki blues barda grubuyla müzik yapıyordu. Elektrogitarını çalarken kendini müziğe kaptırmış, çevreyle ilgisini kesmişti. Bu, onun için bir tür meditasyondu. Aslında sosyalleşmeyi pek sevmiyordu. Sahnede, bütün gözler üzerindeyken bile kendi dünyasında yaşamayı seçiyordu. Grubun vokalisti Akın, arada Cengiz’e takıldı “Seninki yine bardan seni kesiyor.” Cengiz barda oturan oldukça güzel, bira içen kıza baktı ve gözlerini devirdi. Evet, çoğunlukla kızlar ondan hoşlanır ve de ilk adımı atarlardı. Bunda bir sakınca yok tabii. Yalan yok, hoşuna da gitmiyor değildi ama nedense bir türlü gönlüne göre biri karşısına çıkmıyordu. Date uygulamalarından hoşlanmıyordu. Birkaç kez birileriyle uygulama yoluyla çıkmıştı ama kızlar inanılmaz kaprisliydi. Beni evden arabayla al, yok şunu yap, yok bunu yap. İki kelime konuşulmuyordu üstelik. Bir tanesi yemek yemeği bile bilmiyordu ya. Ortadaki servis tabağına çatalıyla, kaşığıyla dalmış, ekmeği, sepetteki tüm ekmekleri mıncıklayarak seçmiş, seçtiğini de mıncık mıncık edip sonra yemişti. Öğğ! O günden sonra uygulamadan vazgeçti. Akın’ın dürtmesiyle kendine geldi. “Bana bak, tercihlerin farklıysa söyle, saygı duyarım. Bana yavşama yeter.” Cengiz gitarını takarken “Ya öf, ne diyorsun be. Beğenmediğim insanlarla çıkmak istemiyorum sadece, çok mu tuhaf” dedi. “Hadi, yürü sahneye. Daha gece uzun.”

Sabah 6:00’da Sultan kapının önünde miyavlamaya başlamıştı bile. Koca kuyruğu havada gidip geliyordu. Yasemin “Bebeğim, bugün tatil günü, biraz evde takılsan ne olur?” dedi demesine de aklı tümden dışarıda kedisini ikna edemedi tabii ve kapıyı açtı. “Sanırsın, bankada çalışan ben değilim de o. Her sabah nereye gidiyor acaba? Bir gün peşine takılacağım bunun.”

Cengiz, gitarı sırtında vapurdan indi. Ne güzel ve sakin bir sabah, diye düşündü. Kadıköy’de sabaha kadar o kalabalığın içinde müzik yaptıktan sonra Bostancı’dan Ada’ya dönmek âdeta cennete gitmek gibiydi. Eve yürürken biraz oyalandı; fırıncıyla, erken hazırlık yapan esnaf tanıdıklarla ve çocukluk arkadaşı genç papazla selamlaştı. “Yine âlemlere akmışsın,” dedi Stelyo. “Yok ya, ekmek parası işte,” diye cevap verdi Cengiz. Sokağın köşesindeki bakkal Eşref Amca “Senin koca kafa demin geçti. Seni bekliyordur,” dedi. Gerçekten de Güneş bahçe duvarının üzerine tünemiş onu bekliyordu. Kediyi kucağına aldı ve koca kafasından kocaman öptü. “İşte doğdu güneşim.” Kediyi yere bırakıp kapıyı açtı ve reverans yaparak ve Lully’nin Türk Seremonisi için Marş eserini mırıldanarak kediyi içeriye buyur etti “Buyurun, Güneş Kral”. Güneş kuyruğu havada, şalvarlı poposunu kıvıra kıvıra, mağrur şekilde içeri girdi.

Pazartesi bankada işler yoğundu. Bankalar Caddesi’nde nefis bir konumdaydılar aslında. Millet fotoğraf çekmeye yani yeni uydurulan tabirle “foto çekinmeye” veya “çekilmeye” geliyordu bazen. “Herkeste bir fotoğrafçılık hevesidir başladı,” diye düşündü Yasemin. O arada içerden binaya şöyle bir bakmayı da ihmal etmedi. Güzel mimari ama. İnsan bunun resmini çeker, çeksin yani.” Biraz sonra öğle molası vakti geldi neyse, pazartesi günleri pek geçmek bilmez de. Yan kontuardaki arkadaşıyla yemeğe çıktılar. “Ee, cuma akşamı nasıldı,” diye sordu Ece. “Ya boş ver, hiç hatırlatma,” dedi Yasemin. “Kanki, sen de kriterlerini bu kadar yüksek tutmasan ya evde kuruyup kalacaksın bu gidişle. 25 yaşına geldin, daha doğru dürüst bir sevgilin bile olmadı. Nereye varacak bu işin sonu böyle?” diye diye konuştu da konuştu Ece. “Yeni bir manifest yöntemi bulmuşlar,” dedi. “Yok,” dedi Yasemin, “almayayım, manifestle, ritüelle, büyüyle falan uğraşacak değilim, tek manifest yöntemim kediye anlatmak. İşe yaradı yaradı, yoksa başka istemem.”

Cengiz geç uyanmış, online yazılım siparişlerini hazırlıyordu. Kalkıp kendine bir kahve yaptı, Güneş’e de tavuk haşladı ve de yemeğini şapırdata şapırdata yemesini sevgiyle seyretti. “Sofra adabının olmaması bile bu kadar mı yakışır şu kedi milletine? Şapırdatmaya bak. Hayvan herif.” Koca kafasını Güneş’in, afacan bir çocuğun saçlarını karıştırır gibi sevdi.

Yasemin iş çıkışı Karaköy’e inip Adalar vapuruna bindi. Kulaklıklarını takıp ortamını hazırladı. Gökyüzü kurşunî, Boğaz’ın suları ise yeşim taşı rengindeydi. Koyu fonda uçuşan martılar sanki olağandışı bir şey olacakmış hissini veriyordu; Efsanevi bir şey sanki… Öyle bir şey olmadı tabii, Boğaz her gün böyle kafasına göre takılır. “Yine manzara müthiş,” diye düşündü Yasemin. “Ömrüm boyunca bu manzaradan bıkmayacağım asla.”

Güneş kapının önünde miyavlamaya başladı. Cengiz “Yine âlemlere mi akacak benim hovarda oğlum?” diyerek kapıyı açtı. “Kendine dikkat et. Koruluğa gitme. Tanımadığın kimselerle de konuşma!”

Yoldan pıtı pıtı koşarak gitmesini seyretti bir süre. “Bir gün dönmezse ne yaparım ben,” diye düşündü. “Ya bir sabah kapımda bulamazsam. Ama Güneş’i zapt edemezsin ki. Özgür ruhlu bir kişi o. Ahh.” Cengiz’in yüzünden, Güneş’i her saldığında duyduğu endişe ve iç çatışması okunuyordu. Sessizce kapıyı kapadı.

Yasemin “Sultan gelmiş, bekliyordur. Daha ona mama vereceğim de hazırlanıp şu çocukla yemeğe çıkacağım. Hem de taa Bomonti’de yer ayırtmış, öff,” diye düşünerek hızlı hızlı eve yürüdü. “Ah, Ece, ah! Tutturdun, çocuk senden çok hoşlanıyor. Babası da benim iyi müşterim. Müzik yapım şirketleri var, arada şirketin işleri için gelir. Mâli durumu iyi, daha ne… Off, neyse ne bakalım, kim bilir belki de düzgün biridir.”

Sultan kapıda bekliyordu. “Gel, aşkım, tek aşkım. Acıkmışsındır. Neler yaptın bütün gün, gezdin mi adayı fıtı fıtı?” diyerek kedisini içeri aldı.

Şarkı mırıldanarak makyajını tamamladı. Sultan yatağa kurulmuştu bile. “Bebeğim, beni uslu uslu bekle bakalım, akşam az biraz geç geleceğim. Bakalım, bana göndereceğin beyaz atlı prens bu mu? Müzikle uğraşıyormuş. Müzik zevki benimle aynı olsun diye söylemiştim, değil mi, manifest sırasında? Ay, hayvan da aptal oldu, o kadar çok şey söyledim ki! Edebiyat sevsin. Çatal bıçak kullanmayı bilsin —çıtayı düşürdüğümüz yere de bir bak hele! Ana kuzusu olmasın, müzik sevsin, Ada’yı sevsin. Bana Ada’da yaşıyorum diye emekli teyze muamelesi de yapmasın. Kadınlara saygılı olsun. Küfürbaz olmasın. En önemlisi kedi sevsin, kedi. Ben hayvan sevmeyen adamı ne yapayım?! Angut gibi! Neyse, sen uslu uslu takıl, bebikom.”

Cengiz çalışmaktan yorulmuştu. Uyandığından beri iş yetiştirmeye çalışırken bir yandan da açık öğretimde okuduğu müzikoloji bölümünün dersleriyle ilgilenmişti. Müzik onun için sadece rock ve blues barlarda elektrogitar çalmak değildi; hayatının her anının bir parçasıydı da aynı zamanda. Bu işin ilmini öğrenmeyi kafasına koymuştu. İnformatik okuduğuna pişman değildi tabii. Bir şekilde para da kazanmak gerekiyordu sonuçta.Sahile inmeye karar verdi. Daha gece uzundu nasılsa. Yine Güneş gelene kadar sabahlar, sonra onu yanına alıp uyurdu. Hayatını sanki Güneş’e göre ayarlıyordu. Ada havası öyle güzeldi ki. “Sonbaharda Ada bambaşka oluyor,” diye düşündü. Gün batımının nefis görüntüsünü seyrederek, dökülmüş yaprakları hışırdata hışırdata sahile yürüdü. Her zaman oturduğu cafeye tam oturacakken de vapura yetişmek telaşesinde koşturan bir kız ona çarptı! İlginçtir, “Çok pardon, vapura yetişmeye çalışıyorum,” da diyerek düşürdüğü çantasını alıp koşarak yoluna devam etti kız. Yani, genelde çarpan kendisi de olsa özür dileme kısmını erkekten beklerler ya hani. “Gözleri güzelmiş,” diye düşündü Yasemin hakkında.

Akşam yemeği için Hakan, Bomonti’de nefis bir lokantada yer ayırtmıştı. Dekorasyon harikaydı. Beyaz şarapla birlikte agnolotti’nin tadını çıkardılar. Çocuk çatal bıçağı da doğru kullanıyordu. “Ay, nihayet galiba,” diye düşündü Yasemin. Hakan buranın müdavimi olduğunu ve izin verirse en güzel yemekleri ikisi adına seçebileceğini söyledi. Güzel, janti hareket. İzin alması da pek hoştu. Tipi de hiç fena değil. Açık kumral, old money dedikleri tarzda giyinmiş, rahat ve şık. Hoş bir parfüm kokusu geliyor ama çok hafif. “Evet, bayağı ümit vaat ediyor bu çocuk,” diye düşündü Yasemin. Kalbi hızlandı. Lütfen, lütfen, lütfen buna da bir kulp takma, diye seslendi içindeki o müzmin kaynanaya da!

Müzik seviyordu gerçekten ve babasının müzik yapım şirketinde çalışıyordu. Mekatronik okumuştu gerçi. Neyse o. Öyle bir şey çıktı. İyi bir şey ama sanırım. Yasemin aklındaki listeye sırayla tik atıyordu. Şimdiye kadar da bu kadar tik alan çıkmamıştı galiba. “Hayvanları sever misin,” diye sordu Yasemin. Elbette seviyordu. “Ama ben köpekçiyim,” dedi. “Kediler fazla başına buyruk. Kaliteli bir av köpeğim var.” Neyse ne, diye düşündü Yasemin. “Sadece köpeğin cinsini belirtmek için söylemiştir, yok canım, avcı değildir.” İlginçtir, kedi sevenler köpek de sever ama köpek sevenler bazen kedi sevmeyebiliyor. Neyse, ana yemekte tavuk tabaka yiyip yemeği nefis bir tiramisuyla tamamladılar. “Kahvenin yanında birer konyak alır mıyız,” dedi Hakan. Konyaklarını içerken de kadın-erkek ilişkilerinden bahsetmeye başladılar. Yasemin, “Ben öncelikle iyi arkadaş olmaya önem veririm. Hatta birçok erkek kankam da vardır,” dedi. Hakan ise şöyle karşılık verdi: “Tabii ideali o ama sadece arkadaş olarak gördüğüm bütün kızlar sonradan bana âşık oldular. Tuhaf bir durum tabii. O yüzden kızlarla kanka olamıyorum.” “Ah hayır, lütfen yapma, son saniyede hayır,” diye düşündü Yasemin; içindeki kaynana ellerini ovuştururken. Neden bu ülkedeki sarışınların hepsi, kumralların da büyük çoğunluğu kendini nimetten sayıyordu ya? Son vapur bahanesi yine onu kurtardı. Yalan da değil. Gerçekten yetişmesi gerekiyordu. Hakan büyük bir centilmenlik yapıp onu vapura kadar bıraktı. Görüşürüz diyerek ayrıldılar. Hayırlısı, diye düşündü Yasemin. Ama içinden bir ses bunun da ghostlayacağını söylüyordu. Bir veya birkaç kez buluşurlar, her şey yolundadır, sonra sırra kadem basarlar. Niye böyle yapıyorlar acaba? Hele bir tanesi vardı, Yasemin’i iki ayda bir arayıp mutlaka buluşalım, Uludağ’a gidelim, yok, Bodrum’a gidelim —mevsimine göre değişiyor— falan deyip sonra iki ay ortadan kayboluyordu. Sonra yine elli kere özür dileme, “yüzüne bakacak yüzüm yok,” demeler falan. “Psikolog olsam böyle tipleri araştırırdım,” diye düşündü Yasemin. Gerçi hangi birini araştıracaksın, neredeyse hepsi böyle!

Neyse, yorgun halde kendini eve attı. Makyajını iyice temizledi. Kimyasal hiçbir şeye uzun süre tahammül edemiyordu. Parfüm niyetine kullandığı, gece de iyi uyumasını sağlayan yasemin yağını bileklerine damlattı, boynuna da sürdü ve Sultan’ı koynuna alıp, sarılıp uyudu. Uyumadan önce “Sen sakın beni ghostlama, olur mu?” dedi.

Cengiz 2:00-3:00 gibi uyumuştu uyumasına ya evvelinde saatini kurmayı da ihmal etmemişti. Alarmın çalmasına çok az kala yataktan fırladı. Kapıya koştu ve her mânâda da Güneş’i içeri aldı. Kaptığı gibi yatağa götürdü çünkü biraz daha uyumak istiyordu. Bir yandan kediyi severken diğer yandan da kendi kendine mırıldandı; “Sen niye yasemin kokuyorsun ya? Bu mevsimde yaseminleri de nereden buldun ki? Allah Allah. Aslında her kedinin bir kokusu vardır derler. Ama seninki epey güçlü bugün.” İçine çekerek kocaman öptü. “Oh, mis, mis yaaa,” demesiyle de birlikte uykuya dalmaları bir oldu!

İlerleyen günlerde Yasemin’in iş hayatı iyice zorlaştı. Hem şube müdiresi çok ters bir kadındı, hem de iş yoğunluğu dayanılmazdı. Sık sık adada herhangi bir iş bulsam da şu stresli hayattan kurtulsam diye düşünüyordu. Hem o zaman ikinci eğitimde tarih veya edebiyat gibi çok sevdiği branşları da okumaya zamanı olurdu. Aslında bildiği iki yabancı dille belki Ada’da bir otelde veya herhangi bir turistik tesiste iş de bulabilirdi. Çekilecek hayat değil bu diye düşündü. Ha, bu arada Hakan tabii ki aramamış, yani ghostlamıştı. Ece “İnanamıyorum,” dedi. “Hâlâ uğramadı. Şirketin işlemleri için babası geliyor, hiç bu kadar uzun süre gelmediği olmamıştı. Hakikaten, niye kaçıyor herkes. Güzel de kızsın. Gerçi ghostlamak yeni moda. Sanırım kendilerini bu şekilde önemli hissediyorlar. Umursamazsan da iyice çıldırıyorlar ama bundan çok ümitliydim ben.” “Ben sana demiştim,” dedi Yasemin. “Zaten narsistliğinden belliydi bir yerden zırtlayacağı. Neyse ama doğrusu ya pek güzel bir lokantaya götürdü.” Çalışmaya devam ettiler. Cuma günüydü. “Akşam ne yapıyorsun,” dedi Ece. “Valla yorgunluktan öldüm. Tek istediğim eve gidip, kedime sarılıp uyumak,” diye cevap verdi Yasemin.

Cengiz müzikoloji sınavlarını başarıyla vermişti. Kendisiyle gurur duyuyordu ama nedense içinde bir sıkıntı vardı yine de. Güneş’e kapıyı açarken “Hava soğumaya başladı, oğlum, çıkmasan mı acaba? Hadi, bu gece evde kal, beni bekle,” dedi demesine ama şüphesiz ki lafını dinletemedi. İstemeye istemeye kediyi dışarı saldı. “Sabah görüşürüz bir tanem,” dedi Cengiz. Biraz sonra o da yavaş adımlarla Kadıköy vapurunun yolunu tuttu. Hava soğuk ve de sıkıntılıydı. Sanki her an yağmur yağacakmış ama bir türlü yağamıyormuş gibiydi.

Yasemin ayaklarını sürüye sürüye eve döndü. Yolda biraz da alışveriş yapmıştı. Yani mutfak alışverişi falan. Fazla gecikmemişti ama taş çatlasa yarım saat ve fakat Sultan ortalıkta yoktu! “Bekleyip gitti mi yoksa,” diye endişelendi. Etrafa seslendi ancak gelen giden yoktu! Elndeki paketleri mutfağa bıraktı. Kapıyı aralık bırakmıştı. Sultan’ın teşrif etmediği her an kendini suçluyor, “Hay o markete girmez olaydım,” diye hayıflanıyordu. Kasa sırasında önündeki aptal kadın handiyse bir saat kadar değişim için bekletmişti. Kapıyı kapattı ama bahçe penceresini hafif aralık bıraktı. Kim bilir belki onun da bu gecikmesine dair bir bahanesi vardır,” diye düşünmeye çalıştı. Karnından yukarı doğru akın eden rahatsız edici sıcaklık artıkça bileğindeki lastiği çekip bırakıyor, anksiyete perilerinin onu ele geçirmesini önlemeye çalışıyordu. Sultan için aldığı tavuğu haşladı, zoraki kendisi de az biraz yedi ama canı yemek yemek istemiyordu. Hele de oğlunun en sevdiği yemeği onsuz yemek! Gözü pencereden dışarıda bir süre daha bekledi. Sonra dayanamayıp yanına bir kap içinde biraz tavuk alıp süratle kendini dışarı attı. Bilinçsizce sokakları geziyor, bir yandan da Sultan’a sesleniyordu seslenmesine ya Sultan hiçbir yerde yoktu! Oysa uzaktan bile fark edilen, parlak sarı tüylü, kocaman bir kediydi. Sultan’ı tanıyan esnaf tanıdıklara sordu, tanımayanlara da tarif etti ancak Sultan’ı hiç kimse görmemişti. Gece yarısına doğru eve döndü. Pencere hâlâ aralıktı. Bir ümit bahçede veya evin içinde bulurum diye düşünmüştü ama yoktu işte, yoktu. “Sen de mi beni ghostladın, Sultan? Hani öyle yapmayacaktın,” diye evin içinde söylenerek dolaştı bir süre. Kendi kendini mantıklı ve sakin olmaya ikna etmeye çalıştı. Annesini aradı. “Anne, Sultan gelmedi. Anne, aklımı oynatıyorum. Ya başına bir şey geldiyse?” Annesi ve babası yıllar önce Bodrum’a yerleşmişti, neredeyse her gün telefonla konuşuyorlardı. Kadıncağız, “Bekle biraz, gelmezse sabah biraz daha arar, olmazsa etrafa ilan asarsın. Elbet bir gören çıkmıştır,” dedi.

Yasemin sakinleşmek için yasemin yağını bileklerine bir güzel boca etti. Melatonin haplarından iki tane aldı. “Ne olur, Allah’ım, ne olur Sultan gelsin. Daha değil, o daha çok genç, lütfen bir şey olmasın. Allah’ım, lütfen,” diye dua ederken de uykuya daldı.

Huzursuz ve bölük pörçük bir uykunun ardından Sultan’ın “Hadi, kapıyı aç,” miyavlamasıyla yataktan fırladı. “Çok şükür,” dedi yüksek sesle. Neredeydi ama? Şimdi miyavlamıştı işte ya. Bu, tam da onun dışarı çıkmak için miyavlayıp durduğu saatti. Genizden gelen o tatlı sesini de çok net duymuştu ama Sultan ortada yoktu. Bir süre etrafa bakındıktan sonra “Rüyaymış,” diye iç geçirdi. Yatağa oturup ne yapacağını düşünmeye başladı. Annesinin söylediklerini hatırladı. Fotoğraf, evet, Sultan’ın bir fotoğrafını bulup hemen kayıp ilanı hazırlaması gerekiyordu. Eski tip kitap albümleri karıştırmaya başladı.

Cengiz bar çıkışı Bostancı’dan motorla Ada’ya gelirken içi geçip uyuklamıştı. Ada’ya varınca her zamanki yolundan eve yürürken de erkenden dükkânlarını açan esnaf tanıdıklarla selamlaştı. Bahçeye vardı gerçi ya Güneş henüz ortalıkta yoktu. Kapıyı açmadan yarım saat bahçede bekledi. Güneş gelmemişti. Gitarını eve bırakıp aceleyle bakkal Eşref Amca’ya koştu. Güneş’i sordu ama bu sabah o da Güneş’i görmediğini söyledi. Cengiz koşarak sokaklarda kedisini aramaya başladı. Aşırı yorgunluk ve endişeden kafasını toparlayamıyordu, sadece endişeyle, bilinçsizce koşuyordu. Bir yandan da Güneş’e sesleniyordu. Başka bütün kediler gelmişti, sadece Güneş yoktu.

Cengiz deli gibi bir hızla yürüyordu. Papaz arkadaşı Stelyo onu gördü. “Ne oldu, Cengiz, kötü bir şey mi var?” diye sordu. “Oğlum kayıp, Stelyo. Biliyorsun, Güneş,” dedi çok endişeli bir sesle, nefes nefese. “Tamam, dur hele, sakinleş biraz,” dedi Stelyo. “Soluklan biraz. Hatta becerebilirsen eve gidip biraz dinlen. Sonra sakin kafayla bir plan yapar, öyle ararsın. İstersen bana haber ver, sana yardım ederim. Onlar birer melek, Tanrı’ya emanetler. Sen de ona emanet et.” “Sağ ol Stelyo, deneyeceğim,” dedi ve yanından ayrıldı. Bir süre daha evine yakın tüm yolları arşınladıktan sonra, belki gelmiştir ümidiyle evlerine döndü dönmesine ya Güneş dönmemişti! “Ben nasıl uyuyayım, Stelyo,” dedi içinden. Yine de birkaç sakinleştirici alıp alarmı da birkaç saat sonrasına kurup uyumaya çalıştı.

Dönüp durmaktan pek uyuyamamıştı ya en azından titremesi geçmişti. Alarmdan önce kalktı, kendine bir kahve hazırladı. Sakin olmaya çalışarak bir iki lokma bir şey yedi. Yok, bu iş böyle olmayacaktı. Kendini yine sokaklara attı; bu sefer yanına harita ve kalem de almıştı. Aradığı sokakları işaretleyecekti. Sabah erken gezdiği sokakları tekrar gezmedi çünkü oralarda olsa Güneş zaten eve gelirdi. Evine daha uzak bölgelerde aramaya karar verdi. Yine hızlı hızlı yürüyor, dükkân sahiplerine ve çöpçülere kedisini tarif edip soruyordu. Kimse Güneş’i görmemişti. Belki de başkalarının bahçesinde takılıyor şüphesiyle herkesin bahçesine doğru “Güneş,” diye sesleniyordu. Biraz sonra Stelyo onu aradı. “Sana bir fotoğraf atıyorum. Sanırım kedinin bir sahibi daha var,” dedi. Gelen fotoğraf Yasemin’in ilanına aitti. Evet, evet bu Güneş’in resmiydi. “Kedim Sultan, Ziya Paşa Sokak civarında cuma akşamı kaybolmuştur. İsmine duyarlıdır. Görenlerin aşağıdaki numarayı aramasını rica ederim.”

Cengiz hemen verilen numarayı aradı. “Merhaba. İlan için arıyorum.” Yasemin “Evet?” diye heyecanla bağırdı. “Kedinizi buldum,” diyeceğini ummuştu. “Aynı kediyi arıyoruz. Şu an neredesiniz, buluşup arayalım,” dedi Cengiz. Belirledikleri yerde buluştular. Tuhaf bir karşılaşmaydı. Yani insan böyle bir durumda ne der ki? Kısaca ayak üstü tanıştılar, Cengiz Güneş’in, yani Sultan’ın her sabah erken saatte ona geldiğini, akşam 19:00 gibi de ısrarla dışarı gittiğini anlattı. Her şey şimdi anlaşılmıştı! Kedi ikisini de idare ediyordu! Yasemin’in gezdiği sokakları da haritaya işaretledikten sonra diğer sokakları birlikte aramaya başladılar. Bir yandan da ilanları asıyorlardı. Hava kararmaya başlamıştı ama henüz arayan yoktu. Nereye gitti bu kedi, ağaçta mı kaldı, yardan mı yuvarlandı, bir eve girip içeride mi kaldı… Akıllarına bin bir ihtimal geliyordu. Birbirlerini endişelendirmemek için bunları söylememeye çalıştılar başta ama sonra dayanamayıp söylediler. Söyledikçe ikisi de daha çok endişelendi.

Saatlerce sokak sokak gezdiler. Özellikle izbe evlerin etrafında dolanıp miyavlama sesi geliyor mu diye sessizce kulak kabartıyorlardı. Cengiz, “Böyle deli dana gibi koşturmakla olmuyor,” dedi. “Bir plan yapmalıyız.” Yol kenarındaki alçak taş duvara oturdular. Cengiz haritayı açtı. Yasemin “Baksana,” dedi. “Bu benden çıkıp sana gidiyor, senden çıkıp bana geliyordu ya, en son dün akşam senden çıkmıştı, değil mi?” Cengiz düşünceli bir şekilde başıyla onayladı. Kediyi salmak istemediğini hatırlamıştı. İçinde kötü bir his vardı çünkü. Yasemin devam etti; “Senin evle benim ev arasında bir yerlerde kayboldu. Oradaki sokakların hepsini gezdik, haritaya bakılırsa ama kedi bu. Niye illa sokaktan gitsin? Yeşil alanların içini taramadık. Belki de kendince kestirme bir yol belirlemiştir.” “Mantıklı,” dedi Cengiz. Kendilerini kedinin yerine koyarak nereleri aramaları gerektiğini tekrar belirlediler. Hava iyice kararmıştı ama vazgeçmek yoktu. İkisinin de sabaha kadar bekleyecek sabrı yoktu. Yola çıktılar. Telefonlarının ışığında saatlerce kediye iki isminde de seslendiler. Ağaçların arasında geziniyor, mümkün olan her yeri aydınlatıp arıyorlardı. Neyseki ikisi de powerbank almayı akıl etmişti. Arada telefonlarını şarj ederek kedilerini tekrar tekrar aramaya devam ettiler. Bir ara Yasemin’in ayağı kaydı, tam düşecekken Cengiz kolundan sıkıca tuttu. Toprak yolun tamamını ona tutunarak çıkmak zorunda kaldı. Birinin desteğine —psikolojik açıdan aslen— ne kadar da ihtiyacı vardı.

Saat gece yarısını geçmişti. İkisi de çok ama çok üşüyorlardı. Yorgundular, açtılar ancak söz konusu evlatları olunca bunların hiçbir önemi yoktu aslında.

Cengiz’in kedi için endişeli hali, bir yandan da Yasemin’e cesaret verme çabaları ve kararlılığı, Yasemin’i çok duygulandırmıştı. Bir anda kafasına dank etti. Sultan, bütün o manifestlerde bahsettiği çocukla tanışması için kendini feda etmişti işte. Durdu ve iki eliyle yüzünü kapayıp ağlamaya başladı. Bir yandan da içinden “Bunu kastetmemiştim. Böyle olmamalıydı,” diye tekrarlıyordu. Cengiz de durmuştu. Kızcağızı bu halde görmek onu çok üzüyordu. Aslında kendisi de muhtemeldir ki kedisi de daha iyi bir halde değildi. “Bak,” dedi, “Vazgeçelim demiyorum ama en azından bir yerde biraz mola verelim. İyi değiliz.” “Tamam,” dedi Yasemin. Neyse ki cumartesi akşamıydı. Açık bir yerler olabilirdi. Yola indiler, biraz ileride açık bir çorbacı buldular. “İki çorba, iki çay,” dedi Cengiz. 

Sessizce çorbalarını içtiler. Cengiz biraz kafa dağıtmak için “Bir yerde karşılaşmış olabilir miyiz? Hiç yabancı gelmiyor yüzün,” dedi. Yasemin Cengiz’e bakıp, “Aslında sen de bana tanıdık geliyorsun. Herhalde vapurda falan karşılaşmışızdır,” dedi ilgisizce. Aklı Sultan’daydı. Sadece Sultan’da. 

Küçük masanın başında çaylarını içerken Cengiz’in burnuna bir an yasemin kokusu geldi. Sağa sola baktı hemen. Güneş geldi sanmıştı. Sonra kokunun kızdan geldiğini, Güneş’e de kızdan geçtiğini kademeli olarak anladı. “Ahh,” dedi içinden, içi cız etmişti. Aslında hüngür hüngür ağlamak istiyordu. Keşke hayatından bu son iki günü silebilseydi. 

Birer çay daha istediler. Kemikleri yeni ısınmaya başlamıştı. Uzaktan köpek havlamalarının sesi geliyordu. Çorbacı çayları getirirken “Yine başladı uğursuzlar,” dedi. Cengiz’in soran bakışlarına karşılık “Doktorun av köpeklerini diyorum,” dedi. “Dün geceden beri hav hav hav, hav hav hav, bir susmadılar. Biraz ara verdiler demin, ama yine başladılar işte, sesi kısılasıcalar. Yine ne pislik peşindeler acaba? Doktor sadece hafta sonları geliyor, o da bazen ama şımarık köpeklerini getirip bir de salıyor. Onlar da kedi, sincap, kirpi, ne bulurlarsa saldırıp duruyorlar. Yoksa bizim masumlar öyle şey yapmaz, kuzu kuzu anlaşır kediyle, sincapla neyin,” dedi; köşede oturan kulağı mandallı uzun tüylü pırtıl sokak köpeğini göstererek. O da havlama seslerine kulak kabartmıştı. 

“Bir dakika,” dedi Cengiz. “Dün geceden beri havlıyorlar mı dediniz?” “Evet,” dedi adam. Eliyle seslerin geldiği yönü göstererek, doktorun köşkü şurada. Cengiz hemen Yasemin’i elinden tuttuğu gibi kaldırdı. “Gidiyoruz,” dedi. Yasemin de aynı şeyi düşünüyordu. “Abi sağ ol,” diyerek adamın eline bolca para sıkıştırdı. Adam arkalarından “Ama bu çok fazla, evladım,” derken ikisi de koşarak çıktılar ve seslerin geldiği yöne doğru koşmaya başladılar. 

Seslere yaklaşırken Cengiz, Yasemin’in elini daha sıkı tuttu. İleride tek katlı, terk edilmiş, taş bir bina vardı. İki duvarının önünde de birer Doberman zıplayarak havlıyordu. Telefonun ışığında, çatıda iki göz parladı. Bu oydu. Köpeklerden çatıya kaçmış, bir daha da inememişti. Cengiz, Yasemin’in elini bıraktı ve yerden büyük bir dal buldu. Bir tane de Yasemin’e verdi. İkisi de bağırarak ve telefonlarının ışığını köpeklere doğrultarak koşmaya başladılar. Köpekler, kendilerine doğru gelenlerin dişlerine göre olmadığını anlayınca son sürat köşke doğru kaçtı. Yasemin ve Cengiz köpeklerin gittiğinden emin olunca da hemen kediye seslenmeye başladılar ama hayvancağız korkudan çatıya iyice sinmişti. Cengiz yerde alçak bir merdiven bulup duvara dayadı, yukarı çıkıp Güneş’i çağırdı. Nihayet Güneş çatının kenarına doğru gelmeye ikna olmuştu. Koca kafası kenar çizgisinde belirir belirmez babası onu ensesinden yakalayıp Yasemin’e attı. O da onu havada yakalayıp göğsüne bastırdı. Kedinin hızlı kalp atışlarını hissediyordu. Ona sımsıkı sarıldı. Hâlâ inanamıyordu. Nihayet çocuklarına kavuşmuşlardı. 

Cengiz de inip Güneş’e, dolayısıyla Yasemin’e sarıldı. Bir süre mutluluk gözyaşları döktüler. Sonra Güneş sıkılıp tepiklemeye başlayınca Cengiz onu havaya kaldırıp koca suratına bakarak “Bana bak, bunun hesabını sonra soracağız, şimdi eve gidiyoruz, sakın yaramazlık yapayım deme. Seni kesinlikle bırakmam, bir daha” dedi. Yasemin’in evi daha yakındı. Koşarak gittiler. 

Kediyi ancak eve geldiklerinde yere bıraktılar. Zavallı çok acıkmış ve susamıştı. Annesinin verdiği tavukları güzelce mideye indirdi. Cengiz kanepeye oturmuştu. Yasemin sevinçten havalara uçuyordu. “Kahve yapıyorum, tamam mı?” dedi. Cengiz gülümseyerek onayladı. Yasemin Sultan’ın yanından geçerken kucağına alıp, “Biliyordum, Sultanım, sağ ol diye fısıldadı,” kulağına. 

Kahveler gelirken kedi yemeğini bitirmiş, kanepeye Cengiz’in yanına çıkmıştı. Yasemin de onun yanına oturdu. Albümü açıp Sultan’ın bebeklik resimlerini göstermeye başladı. “Bunun babası da aynı böyleydi. Onun adı Portakal’dı. Hatta buna da Mandalin diyorduk ama büyüyünce öyle heybetli oldu ki adını Sultan diye değiştirmek zorunda kaldım.” Cengiz onu gülümseyerek dinlerken içinden “Gözleri ne güzel,” diye geçirdi. Güneş ikisinin ortasına oturmuştu. 

Yüksek bir mırlama sesi geliyordu. Hayır hayır, horlama değil, mutluluk mırlaması…

Taluy Denizhan Petuhova

Older Posts »

Kategoriler