Sultan II. Abdülhamid (slt. 1842-1918), Mekteb-i Fünun-ı Bahriyye: Heybeli Ada’da bir manzara-ı lâtife, Sultan II. Abdülhamid Yıldız Sarayı Fotoğraf Koleksiyonu, İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi.

ADA DOSTLARI

PANEL

ADALAR –
DÜNÜ
BUGÜNÜ
YARINI

1 Aralık 1990 Cumartesi
Yer: MSÜ Resim Heykel Müzesi
Beşiktaş – İstanbul

PROGRAM

Açılış

  • Saygı Duruşu
  • İstiklâl Marşı

Açış Konuşmaları

  • Prof. Mimar Asım Mutlu
    Ada Dostları Derneği Başkanı
  • Y. Doç. Dr. Tüna Alp
    Yönetim Kurulu Üyesi – Panel Organizasyon Komitesi

PANEL
Panel Başkanı Yücel Gürsel
Yüksek Mimar, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Başkanı

I. OTURUM

ADALARIN YEŞİL ÖRTÜSÜ EKOLOJİSİ ve ÇEVRE SORUNU

Oturuma Katılanlar:

10.30–11.00
Prof. Dr. Faik YALTIRIK
İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Öğretim Üyesi
Adaların Yeşil Örtüsü

11.00–11.30
Prof. Dr. Doğan KANTARCI
İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Öğretim Üyesi
Adaların Ekolojik Yapısı

11.30–12.00
Prof. Dr. Fikret BAYKUT
İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Öğretim Üyesi
Prof. Dr. Adnan AYDIN
Marmara Üniversitesi Kimya Fakültesi Kongre Üyesi
Adalar ve Çevresinde Deniz Kirliliği

12.00–13.00
Yemek Arası

II. OTURUM

ADALAR’DA TARİH, EDEBİYAT ve ARKEOLOJİ

13.00–13.30
Murat Belge
Yazar
Adalar’ın Sosyal Hayatı

13.30–14.00
Nejat Gülen
Yazar, Yeminli Müşavir
Adalar’da Edebiyat ve Edebiyatçılar

14.00–14.30
Semiha Akpınar
Y. Müh. Mimar
Adalar’ın Tarihi ve Arkeolojisi

14.30–15.00
Dimitri Rayconovski
Sanat Tarihçisi – Restorasyon Uzmanı
Adalar’dan Dünkü ve Bugünkü Görüntüler

III. OTURUM

ADALAR’DA MİMARLIK

15.00–15.30
Prof. Dr. Bülent ÖZER
MSÜ Mimarlık Fakültesi
Adalar Mimarlığı

15.30–16.45
SORULAR

16.45–17.00
GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇLAR

17.00–18.00
KAPANIŞ VE KOKTEYL


[…] KONU ve AMAÇ

Mimari, arkeolojik, doğal ve kültürel varlıklarının tahrip olması, ulaşım sorunları; gecekonduları, yozlaşan mimarisi, çöpleri, kanalizasyon sorunları, yanan ormanları, kirlenen denizi ve plajlarıyla, artan nüfusuyla Adalar, hâlâ geçmişteki “Seçkin Yazlık” imajını taşıyor mu?

Adalar, çam, kocayemiş, sakız ağacı, terement selvileri, mersin ağacı, katırtırnağıyla örtülü tepe ve vadileri, hareketli kıyıları, yumuşak Akdeniz iklimiyle bir doğa harikasıdır. Yazın itiş kakışlı görünüm alan Adalar, kışın terkedilmiş durum gösterir.

Adalar, 1984 yılında “SİT ALANI” kapsamına alınmış olmasına rağmen, o tarihten bu yana telafisi mümkün olmayacak bir biçimde tahribe uğramıştır.

Vakit geçirmeden yeni yapılaşmayı disipline alarak; zengin doğasını, yeşilini, ekolojik ve çevre değerlerini, mimari, siyasi ve edebi tarihleriyle çok zengin olan bu kültür mirasını koruyarak, ulaşım-su-çevre sorunlarını çözerek, SİT ALANI – MİLLÎ PARK – Açıkhava Arkeoloji ve Mimarlık Müzesi şeklinde, günübirlik turizme açılarak, inşaat yapmadan varolan tarihi boş yapıları onarıp, kültür ve turizm fonksiyonları vererek, Adalar’da bir gelecek yaratılabilecektir.

Bu panelin amacı, ortaya konulan gerçekler ve önerilerle Adalar’ın geleceğine ışık tutmaktır. […]


İstanbul, 1 Aralık 1990

ADALAR’IN DÜNÜ BUGÜNÜ VE YARINI PANELİ AÇIŞ KONUŞMASI

Değerli Ada Dostları,

Adalarımızın sorunlarıyla ilgilenen herkes Derneğimizin üyesi olsun veya olmasın Ada dostudur, onun için hepinizi bu şekilde çağırıyor ve selamlıyorum.

Adalarımızın günden güne çamlarının yeşilliklerinin azaldığını, sahillerinin doldurulduğunu; eski köşklerinin restorasyon bahanesiyle yıkılarak, yerlerine oranları ve karakteri bozulmuş eskisinden daha büyük ve yüksek binalar yapıldığını, bağ ve bahçelerinin parsellenerek, kanunsuz, kaçak, yüksek ve büyük apartmanlarla doldurulduğunu dehşetle görüyoruz. Bunları yapanlar yalnız kendi çıkarlarını düşünen hissiz ve hoyrat insanlardır.

Yaz mevsiminin kısalığı nedeniyle, Adalar’daki eski otellerin birer birer kapanarak apartman konuta değiştirildiği gerçeğine karşın Büyükada’da tüm Tur Yolu ve Yahya Tepesi’nin, Heybeliada’da tüm Çam Limanı ile Sanatoryum tepelerinin turistik bölgeye dönüştürülme kararları ve yapılaşmaya açılması ve buna göre düzenlenen imar plânları, Adalar’ın tüm özelliklerinin yitirilmesine ve tamamının taşlaşmasına neden olacaktır. Bu çok çirkin ve çıkarcı tutumlara karşı mücadele etmek için birleşmemiz ve güçlü bir kamuoyu yaratmamız lazımdır.

Bu Paneli gerçekleştirme amacımız, Adaları’n eşsiz doğası, onunla kaynaşmış ve bütünleşmiş mimarisi, sanatı, sanatçısı ve yaşantısını dünü, bugünü ve yarınıyla yetkili kişilerden tekrar dinlemek, onun güzelliğini tekrar içimizde duymak, onu korumak için yapacağımız ortak mücadelemizi daha da birleştirmektir.

Panelimize konuşmacı olarak katılmayı kabul eden değerli arkadaşlarımıza ve dinleyicilerimize Derneğimiz adına sonsuz teşekkürlerimizi sunar, hepinizi saygıyla selamlarım.

Prof. Mimar Asım Mutlu


[Dimitri Rayconovski, “Adalar’dan Dünkü ve Bugünkü Görüntüler”, Adalar Dünü Bugünü Yarını Paneli: Bildiriler-Sonuçlar. Ada Dostları, MSÜ Resim ve Heykel Müzesi, İstanbul, 1 Aralık 1990. (Yayımlanmamış derlenerek teksir edilmiş panel bildirileri, s. 35-40)]

ADALAR’DAN DÜNKÜ VE BUGÜNKÜ GÖRÜNTÜLER

Dimitri Rayconovski
Sanat Tarihçisi – İkona ve Resim Restoratörü

Günümüzde İstanbul Adaları’nın tarihiyle ilgili araştırma yapanlar genellikle belirli bazı kaynaklardan faydalanmakta, bu da araştırmacıları çok kısıtlı dar alanlarda çalışmaya zorlamaktadır.

Son zamanlarda Adalar’ın tarihiyle ilgili yayımlanan bazı kitaplar bu konuda ufkumuzu genişletmiştir. Şimdiye kadar araştırılmamış bazı Batılı seyyah günlükleri ve incelenmemiş Osmanlı arşiv sayfalarını gün ışığına çıkaran bu eserler, yeni çalışma sahaları açmaları bakımından büyük değer taşımaktadır.

Ben bugün sizlere eski Ada görünümleri refakatinde biraz gerilere giderek Ada sakinlerinin sosyal hayatlarından, örf ve âdetlerinden, kısaca Laografyasından bahsetmek istiyorum.

Ada halkının buraya ilk yerleşimini, nüfusunu ve yaşam şartlarını tarihî bir gelişim çizgisi dahilinde sunabilmek için Helenistik–Roma devri bir tarafa, Bizans ve Osmanlı dönemlerinden itibaren bu bölgede cereyan etmiş bazı olayları göz önüne almak gerekir.

Bizans döneminin son iki yüz yılında, iyi tahkim edilmiş bir başkente karşılık civar yerleşim alanları ve bu arada Adalar müdafaasız bırakıldığından, korsanlarca mütemadiyen yağmalanmış, tahrip edilmiştir.

1302 yılında Venedik donanmasının Adalar’ı yağmalayarak rehin aldıkları keşiş ve ileri gelenlere karşılık Bizans’tan 4000 altın fidye istemeleri, imparatorluğun bunu vermemesi üzerine rehineleri sahil suru dibinde gemilerinde işkenceyle tek tek öldürmeleri gibi olaylar, Adalar’ın uzun süre tenha kalmasına sebep teşkil etmiştir.

Bizanslılar bu tür olaylara karşı ilk tedbir olarak her adada tahkim edilmiş kuleler inşa etmişler ve buralarda az sayıda asker bulundurmuşlardır. Bu kuleler Büyükada’da saat kulesinin yakınında, Heybeliada’da tepede ve plaj koyunda ki sonradan değirmen olarak kullanılmıştı. Burgaz ve Kınalıada’da ise sahilde bulunuyordu.

1412 yılında Yıldırım Bayezid’in Kaptan-ı Deryası Musa Çelebi ile Bizanslılar arasında Adalar’da cereyan eden deniz savaşından sonra, Bizans’ın korumasından tamamen mahrum kalan halk Adalar’ı terk etmişti.

Fetihten bir müddet evvel ise Büyükada kalesinin direniş sonucu alınmasına karşılık, Heybeliadalılar Kaptan-ı Derya Baltaoğlu Süleyman Bey’e direnmemişler, bunun mükâfatını da Osmanlı hükümdarlarından fazlasıyla görmüşlerdi.

Fetihle birlikte Adalar sakinleri için yeni bir dönem başlamıştır. Bizans’ın korumasız bıraktığı bu fakir insanlar artık Osmanlı Devleti’nin güçlü donanmasının himayesi altında idi.

Bir taraftan Fatih Sultan Mehmed’in verdiği ibadet serbestliği, diğer taraftan yararlı faaliyetlerinden dolayı zaman zaman sultanlarca Adalar halkına tanınan bazı ayrıcalıklar, Hristiyan dininden bu Osmanlı tebaalı vatandaşlarına huzur içinde bir yaşam sağlamıştır.

XIX. yüzyıl ortalarından sonra Adalar’a Müslüman ailelerin yerleşmeye başlaması ada hayatını renklendirmiş, karşılıklı sevgi ve saygının yarattığı bir kardeşlik ortamı içinde her iki topluluk günümüze kadar birlikte yaşamışlardır.

Adalar’da ilk yerleşim mutlaka sahil kesiminde idi. Örneğin Heybeliada’nın iskânına dair elimizde en eski kayıtlardan biri olan 1545 yılının Pierre Gilles’in metninde, bu adanın yalnız doğu koyunda sahilde birkaç ahşap balıkçı kulübesinin mevcut olduğunu görüyoruz.

Daha sonra nüfus arttıkça Heybeliada’da sahilden iç kesime doğru bir yayılma olmuştur. Aya Nikola Kilisesi’nin yanında bulunan büyük kuyunun bulunduğu alan, Lonca adı ile Ada’nın ticari ve sosyal hayatının merkezini teşkil etmeye başlar.

Tarih sayfalarını karıştırırken Adalar’ın zaman zaman büyük şehirde yaşanan felâketlerden ve problemlerden bir kaçış alanı, bir cankurtaran vazifesi gördüğünü de tespit ediyoruz.

Örneğin 1562’deki İstanbul veba salgını sırasında büyük sayıda varlıklı aile Adalar’a sığınmış, hayatını kurtarmıştır. (Çok uzağa gitmeyelim; bugün birçok aile su problemini hâlâ Adalar’da kalmakla hâlediyor.)

Ancak Adalar daima tenha idi. Fetihten 110 yıl sonraya ait bir belgede Heybeliada’nın nüfusu 81 Rum asıllı Osmanlı tebaası olduğu, vergi olarak toplam 1100 beyaz verdiği kaydediliyor.

Genellikle denizcilikle meşgul olan Ada halkına zamanla muhtelif yörelerden bazı aileler göç etmiş; böylece sağlanan dar alanlarda tarım da yapılmaya başlanmıştı.

1739 yılında gezgin Pocoche, Adalar’ın deniz ürünlerinden başka kaliteli, kuvvetli şarap ve az miktarda buğday elde ettiklerini kaydeder. Karayla irtibatı oldukça kısıtlı bu halkın kapalı bir ekonomiye sahip olduğu ve gereksinmelerini mal takası suretiyle sağladığı anlaşılıyor.

Bugün bir apartman tarlası görünümünde olan Heybeliada Camii’nin arkasındaki alan Ambela (= bağ) olarak anılıyor ve Ada’nın tüm sebze ve meyve ihtiyacının büyük bölümü buradan sağlanıyordu. Burada yetişen sebzeler, bostan kenarındaki barakalarda halka tahsis edilirdi.

Adaları’n can damarını daima İstanbul ile tekne bağlantısı teşkil etmiştir. Bu nedenledir ki yelkenli tekne sahipleri şehirle irtibatın onlara verdiği avantajla daima adanın en zengin ailelerini oluşturmuşlardır.

1641 yılında buradan geçen Evliya Çelebi, Ada zenginlerinin Rum reisler olduğunu kaydeder.

O devirlerde burada yasakları uygulayarak vergi toplayan ve idarî açıdan Adalar’ın bağlı olduğu Kartal ağasına hesap veren bir de bostancıbaşı vardır.

Halk karayla irtibatı nadiren çektirmeler vasıtasıyla Kartal’a ulaşmakla sağlıyordu. (Günümüzde tüm teknolojik imkânlara sahip olmamıza karşın ne yazık ki kâr maksadıyla Adalar’ın İstanbul’la direkt bağlantısı kısıtlanmakta, gemilerin çoğu işletme için daha ekonomik mesafe olan Bostancı’ya yollanmaktadır. Bu yeni durum bilhassa kış mevsiminde Adalar’ı ekonominin merkezinden koparmakta ve tenhalaşmalarına sebep olmaktadır.)

1807 yılının Ocak ayında, Sultan Selim zamanında İstanbul’a, Osmanlı İmparatorluğu’na gövde gösterisi yapmaya gelen İngiliz donanması gerekli kumanyayı sağlayamayınca Kınalıada’ya saldırır ve Kınalı Kulesi’nde mahsur kalan bir avuç Osmanlı askerini kuşatarak açlığa mahkûm eder.

Başkenten yardım gelmeyince Heybeliadalı balıkçılar tekneleriyle yardıma gelirler ve bir kahramanlık örneği vererek İngilizlerin kuşatmasını yardıktan sonra mahsur kalan askerlere yiyecek ulaştırırlar. Bu olay Heybeliada sakinlerinin Sultan’ın emriyle vergiden muaf tutulmalarını sağlar.

18. yy’da at hırsızlığı yaptıkları iddiasıyla bir grup çingene Anadolu sahilinden sallara konmak suretiyle kovulur. Tesadüflerin ve rüzgârın etkisiyle sallar Heybeliada sahiline ulaşır. Çaresiz kalan Ada halkı onları arasında istemez ve onları Ada’nın en yüksek tepesinde tecrit ederek Tepeköy denilen yeni bir yerleşim alanı oluşturur. Bugün Ada Rumları arasında siyah saçlı bu esmer ırkın izlerine rastlamak mümkündür.

18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Ege Adaları ve Epir’deki zorlu hayat şartları bazı Hristiyan Osmanlı’yı taşı toprağı altın başkentte iş aramaya ve yerleşmeye zorlar. Aralarında Sakızlı, Androslu, Moralı ve Epirli bir grup Adalar’a bilhassa Heybeli’ye yerleşir. Ege Adaları’ndan gelenler usta denizci, iç kısımlardan gelenler ise çok iyi inşaatçıydılar. Kendi yörelerinin buralarda pek bilinmeyen bazı mahallî usul ve tekniklerine esas Adalılar’ın mahareti eklenince zamanla İmparatorluğun başkentinde Adalı Kalfalar aranır kişiler olmuşlardı. Hâliyle her Adalı erkek iki mesleğe sahipti. Kışın balıkçılık, yazın inşaat ustalığı.

Buzdolabı yerine tel dolaplarının kullanılmasının da etkisi olacak, eskiden balıkçılar yiyebilecekleri ve satabilecekleri kadar balık tutarlardı. İnşaatta çalışırken öğle paydosunda yemeğe giden ve yemeği beğenmeyince sandalına atlayıp bir kaç kulaç açıkta 4-5 mercan yakalayan, eşine pişirtip yiyerek tekrar inşaata dönen ustalara sıkça rastlanırdı o dönemlerde. Bugün masal gibi geliyor belki ama bu bereketli deniz Adalılar’ın buzdolabı gibiydi. Fakat deniz bazen ürün vermezdi, “nankördü” onlara göre.

Her ne kadar Ada’nın kilisesinde her yıl 6 Aralık’ta Aya Nikola yortusunda hazırlanan özel mevlût şekerlemesi denizcilerce daha iyi hava şartları ve bol balık için denizcilerin azizine rüşvet mahiyetinde denize atılıyorsa da yine de bazen nankörlüğü tutuyordu işte… Onların deyimiyle.

Oldukça yaşlı bir Adalı denizin bereketli ürün vermediği böyle bir dönemde, balıkçı babasının onları kardeşleriyle aç yatırdıktan sonra, Aziz Nikola’nın ikonasının karşısına geçip onunla pazarlığını anlatmıştı bana.

Bir iki şarap kadehinden sonra:

“Bak azizim,” diye başlardı yaşlı balıkçı. “Çocuklarım aç yattı ama senin yağ kandilin yanıyor. Balık verirsin, kandil yanar. Balık yok, kandile yağ yok. O yağı çocuklarıma veririm.”

Ve bu monolog sabahlara dek sürermiş. Denizleri tamamen kuruttuğumuz bu günleri görselerdi bu yaşlı balıkçılar acaba kiminle pazarlığa otururlardı?

Motor gücünün çok az kullanıldığı o dönemlerde Heybeliadalı denizciler diğerlerine kıyasla daha cesur olarak tanınırlardı. Bunun tek sebebi her türlü hava şartlarında adalarının uygun bir sığınma koyuna sahip olması idi.

Yaşlı Ada balıkçıları arasında Grekçe’den tercümesiyle “Lodos aldı,” diye bir tâbir vardı. Gerçekten balıkçıların en çekindikleri hava daima lodostu. Ani lodos estiğinde yapıştığı küreğe gerekli gücü veremeyen yaşlı balıkçının sonu Anadolu sahili istikametine açığa düşmek ve Adalı meslektaşlarının çaresiz, hazin bakışları altında karşı sahilde parçalanan sandalla birlikte sulara gömülmesi idi. Şiddetli lodos onlar için daima bir ölüm tehlikesi idi.

Bu fakir balıkçıların kendilerine has bir dünya görüşleri vardı. Bazen karşımıza bir filozof olarak çıkarlardı. Yaşlı balıkçılardan biri kendilerinin balıklarla kader birliği içinde olduklarını söyledikten sonra şu açıklamayı yapıyordu:

“Bizler yem önünde zokayı yutmaya nazlanan balığa oltayı hafifçe çekerek nasıl aç kalma endişesi verip zokayı yutturuyorsak; o balıktan alacağımız parayı hayal eden biz balıkçılara da madrabazlar paranın ucunu göstererek çocuklarımızın rızkı için endişelenen bizleri avlamıyorlar mı? Bu bir kader birliği olmuyor mu?”

Elbette Adalar laografisi bunlardan ibaret değildir. Panayırları, karnavalları, eğlenceleri ve en önemlisi lakapları vardı hepsinin. Bilhassa Heybeliadalılar’ın hepsi gerçek soyadlarını unuttururcasına lakaplarıyla tanınırlardı. Bu lakaplar bazen ağza alınamayacak terbiyesizce kelimeler de olabiliyordu. Adanın bu lakap takma geleneğinin sonraları Adalı Türkler’e de geçmesi kaçınılmazdı. Heybeliada adlı kitabında Sayın Nejat Gülen usta kalemiyle Adamız’ın bu özelliklerini ne kadar güzel aktarır bizlere. (Hatta laf aramızda onun da bir lakabı vardı.)

Vue des Isles des Princes; la côte d’Asie a droite, et la ville de Constantinople dans le lointain [Sağ tarafta Asya Yakası ve Ötelerde İstanbul Şehri ve Prens Adalarının Görünümü]. / Antonie Ignace Melling, Voyage Pittoresque de Constantinople et des Rives du Bosphore, Paris (1819).

Sizlere şimdi göstereceğim diapozitifler zamanla eski resimlerden oluşturduğum bir eski ada görüntüleri albümünden seçtiklerimdir. Bunlara 15–20 yıl kadar evvel Adalar’ın o günkü manzarasını göstererek kıyaslamaya çalışmıştım. Bugün görüyorum ki o 15–20 yıl evvelki durumu özlemeye başladık. Adalar’ın bugünkü durumuyla kıyaslayarak yarınımızın ne olabileceği yorumunu sizlere bırakıyorum.

Bütün bunları anlatırken amacım sizleri nostaljik bir atmosfere sürüklemek değildir. Ancak eskiyi ve dünü bugünle karşılaştırmazsak gidişatı tam anlayamayacağımız kanaatindeyim. Önlem almazsak korkarım birkaç yıl sonra beğenmediğimiz bugünleri de mumla arayacağız.

Saygılarımla,

Dimitri Rayconovski


Dimitri Rayconovski (06.08.1943 – )

Sanat tarihçisi • İkona ve resim restoratörü • Bizans sanatı araştırmacısı

Dimitri Rayconovski, 1943 yılında Beyoğlu’nda doğdu. Babası Makedonya kökenli, annesi ise Nevşehirli Rum bir aileye mensuptu. Kendisini “Balkan ve Anadolu uygarlıkları arasında dünyaya geldim,” sözleriyle tanımlamaktadır.

Lise öğreniminin ardından Ekümenik Patrikhane Kütüphanesi’nde çalışmaya başladı. Burada el yazmaları, eski kitaplar ve Patrikhane arşivleriyle ilgilenirken sanat tarihine duyduğu ilgi onu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nde öğrenim görmeye yöneltti.

1975 yılında Vatikan’ın sağladığı bursla Roma’ya giderek yaklaşık iki yıl ikona restorasyonu eğitimi aldı. Türkiye’de bu alanda yetişmiş ilk uzmanlardan biri olarak özellikle Bizans ikonaları ile Rum Ortodoks kiliselerindeki kutsal tasvirlerin korunması üzerine çalıştı. Restoratörlüğünü şu sözlerle tanımlamaktadır: “Doktor hastasının ömrünü uzatır; ben de sanat eserlerinin ömrünü uzatıyorum.”

Patrikhane bünyesinde yalnızca restorasyon çalışmaları yürütmedi; Patrikhane Kütüphanesi’nde görev yaptı, arşiv çalışmaları gerçekleştirdi, ayrıca Patrikhane’nin çeşitli madalya, amblem ve tebrik kartlarının tasarımlarını hazırladı.

Rayconovski aynı zamanda İstanbul Rum toplumunun kültürel mirasının korunmasına gönül vermiş araştırmacılardandı. Osmanlı arşivleri, seyahatnameler ve sözlü tarih kaynaklarından yararlanarak özellikle İstanbul Adaları’nın geçmişi üzerine çalıştı.

Older Posts »

Kategoriler