_______________________________________________________1
Beş yüzden fazla münzevi kadının yaşadığı eski bir manastırın görkemli temelleri…
Yolun sol kolunda görülen kalıntılar Kadınlar Manastırı’na ait olsa gerektir!…
Öyleyse ADALAR POSTASI’nda bir kez daha Kadınlar Manastırı’ndan bahisle…
Hani belki günün birinde Arkeolojik kazıların başlatılması dileğiyle…
Oysa
Ada sahillerinde ‘bilinç’ ile hâl ve vaziyet hâlen şu minvalde!
Al gözüm seyreyle!…
Hayretle!…
)O(
From: YÜKSEL ÖZCAN
Subject:
Fwd: DOLDUR HA DOLDUR MÜZE BELGESELİ
Date: December 5, 2011 12:44:13 AM GMT+02:00
To: adalar.postasi@gmail.com
DOLDUR HA DOLDUR
MÜZE BELGESELİ
* * *
ADALAR POSTASI-1597 (28.4.2007):
ama…
iki manada da…
Bilmem kaç yılıydı bu kıyılarda Bizans’ın Karye Köyü kurulduğunda…
Aya Nikolaos Manastırı vardı bir zamanlar leb-i deryâda…
569 yılıydı İmparator Iustinus, az ileride Kadınlar Manastırı’nı yaptırdığında…
1182’de ayaklanan Latinler yaktı Aya Nikola Manastırı’nı evvela…
1204 yılında İmparator Alexis Ducas bir kule yaptırdıydı Aya Nikola Koyu’na…
14. ve 15. yüzyıllarda korsanlar manastırı talan ettilerdi ya…
16. yüzyılda yandı, 1509 yılında Küçük Kıyamet derken duvarlarının bir kısmı toprağa gömülünce
adı çıktı Batık Manastır’a…
Evliya Çelebi, Aya Nikola (Karacabey) Köyü’nde 2000 kadar Rum evi gördüğünü, halkın balıkçılık, bağcılıkla geçindiğini, çok harap olmakla beraber kilise ve manastırlarda yaşayan Rum keşişlerini ve yasayışlarını anlatmakta…
Sonra 1829’da Rus esirler kapatıldıydı buraya…
1894 depreminde çan kulesiyle birlikte denize yıkıldıydı da
fırtınalı günlerde çan sesi duyulur derlerdi o karanlık sularda…
Deniz durgun olduğunda ise görülürdü antik Karye Limanı ve manastırın kalıntıları suların altında… Her yıl 6 Aralık Aya Nikola yortusunda,
kilisede hazırlanan şekerlemeler bereket getirsin diye atılırdı bu sulara…
1930’lu yıllardı, Adalı bir kız denizde taş sektirdiğinde Aya Nikola Koyu’nda…
Ada’da denize girilen en güzel koydu, hele de mehtaplı gecelerde doyum olmazdı yüzmeye burada… 1984 yılıydı Adalar Kentsel ve Doğal SİT Alanı olduğunda…
1980’li yıllardı zaar (Şehit!) Belediye Başkanı Recep Koç antik Aya Nikola Koyu’nu doldurduğunda!
O gün bugün beter bir görünümdedir Aya Nikola atik ‘Koyu’, cedid ‘Burnu’!
Fotoğrafı ters çevirip sallasak bilmem tüm bu çirkinlikler dökülüp de kaybolur mu deryâda… Yoksa????????????????????????????????????????????????????????????????????????????
Âmâ ilgililer Heybeli’nin sularına
2 kulaç dalmalıdırlar ki görmeyen gözleri bakır sülfat marifetiyle hiç değilse bundan böyle açılmalıdır!…
Aya Nikola Kilisesi içindeki Ayia Paraskevi Ayazması’nın suyunun da
göz hastalıklarını tedavi ettiği söylenir ayrıca…
Sonra bir baksınlar ekteki şu fotoğraflardaki farka Allah aşkına da
bugünden tezi yok derhal kaldırsınlar döküntülerini oradan…
Dolguyu kaldırıp da Aya Nikola Koyu’nu açarlar mı günün birinde yine acaba?
Ne diyelim insan hâyâl ettiği müddetçe yaşarmış bu dünyada ama…
)O(
Çelik Gülersoy, Büyükada (Dün/Yesterday), İstanbul (1997)97.
©Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri – TAY Projesi
BÜYÜKADA KADINLAR MANASTIRI
Türü: Manastır
Plan Tipi: Belirsiz
Yapım Tarihi: 573-574
Evre: Orta Erken Araştırma
Yöntemi: Araştırma
Rakım: 5
Bölge: Marmara
İl: İstanbul
İlçe: Adalar
Köy: Büyükada
Antik Adı: Prinkipos
Yeri: İstanbul ili, Adalar ilçesinde, Büyükada’nın Maden semtinde, Selvi Yokuşu’nun altında, sahile doğru hafif eğimli arazinin üzerinde yer alır. Kalıntılar günümüzde, Maden Mahallesi’nin doğusunda, Nakibey Yokuşu’nda, Nakibey Plajı’nın batısında, Kayıkhane’nin olduğu yerde bulunmaktadır.
Konumu ve Çevresel Özellikleri: Bizans Dönemi’nde kadın sürgünler ve inzivaya çekilecekler için yapılmış bir yapılar topluluğu bulunmaktaydı. Kilise, yemekhane, kütüphane, gözetleme kuleleri, sarnıçlar yatakhaneler ve sahilde bir iskeleden oluşan manastır kompleksi, günümüzde hangi yapıdan olduğu anlaşılamayan bazı tonoz kalıntılarından ibarettir [Mamboury 1920a:205]. Harabelerin çoğu yol yapımı sırasında yok olmuştur. Manastır arazisi içinde bugün özel bir kayıkhane, bir ev ve plaj bulunmaktadır.
Araştırma ve Kazı: Manastır en son 1916 yılında bölgeyi gezen E. Mamboury tarafından görece iyi bir durumdayken incelenmiştir. E. Özbayoğlu 1999 yılında bütün Prens Adaları’nı kapsayan bir yüzey araştırması başlatmıştır.
Tanım: Mimari Evreler: Yapının ilk inşası 573-574 yıllarındadır. Daha sonra 8. yüzyılda İmparatoriçe Eirene tarafından restore edilmiş ve genişletilmiştir. Mimari Özellikler: Bugün mevcut olmayan manastırın kıyıya paralel uzanan 250 metrekarelik bir alanı kapladığı ve iki tarafa doğru kanatlar biçiminde uzanan bir yapı olduğu belirtilmektedir. Merkezde kilisenin yer aldığı, kuzey ve güney kanatlarda 70 derecelik açıyla odaların yerleştirildiği belirtilmektedir [Mamboury 1920a:205; Janin 1924:350]. Bugün manastırdan yalnızca, taş ve tuğla kullanımıyla yapılmış birkaç tonoz kalıntısı görülebilmektedir.
Buluntular:
Yorum: Tahribat: Yoğun yapılaşma ve yol nedeniyle manastırdan günümüze çok az kalıntı ulaşabilmiştir. Manastırın güney duvarının çok az bir kısmı günümüze ulaşmıştır. Bu duvarın üzerine bir ev inşa edilmiştir. Bu duvar yalnızca evin balkonunun altından görülmektedir. Güneydeki bu duvarın yol kesintisinden sonra doğuya doğru devam ettiği görülmektedir. Duvarların doğudaki 17 kapı numaralı evin bahçesinde devam ettiği görülmektedir [TAYEx 10.09.2008]. …
* * *
ADALAR POSTASI (3.4.2005): Büyükada
Petrus Gyllius (latinceden çeviri: Erendiz Özbayoğlu), İstanbul Boğazı, İstanbul (2000)245-246:
Fransa Kralı I. François’nın, ilkçağ uygarlığının yeşerdiği bölgelerin keşfi ve incelenmesi amacıyla doğuya gönderdiği heyetle birlikte 1544 yılında İstanbul’a gelerek 1547 yılına kadar burada kalan ve 1548 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın İran Seferi’ne katılarak 1550 yılında yeniden İstanbul’a dönen Petrus Gyllius, De Bosporo Thracio (İstanbul Boğazı) adlı eserinde Büyükada’dan şöyle bahseder:
BÜYÜKADA
Prinkipos Adası (Büyükada), Heybeliada’dan yaklaşık 5 stadion uzaklıktadır. Adını, genç kızlıklarını inzivaya çekilerek geçiren hükümdar kızlarının kalabalık manastırlarından alır. Georgios Kedrenos, Iustinianus’un yeğeni Iustinus’un, İstanbul’un dış mahallesi Prinkipos‘un adını alan manastır yaptırdığını söyler.
Zonaras, Nikephoros’un, Irene’yi, bizzat onun yaptırdığı bir manastırın olduğu, Prinkipos adındaki adaya sürgüne gönderdiğini yazar, olasılıkla bu nedenle Prinkipos adını almıştır. Ada, Heybeliada’nın iki katından daha büyüktür. Yükseklik açısından daha önce sözü edilen adaları aşar ya da aynı yüksekliktedir. Kuzeydoğusunda, kıyı düzlüğüne kurulmuş, Prinkipos adını taşıyan bir köy vardır. Köyün güneydoğuya bakan kıyısında, beş yüzden fazla münzevi kadının yaşadığı eski bir manastırın görkemli temelleri görülür.
Manastırın karşısında, Büyükada’dan biraz uzakta yer alan Anterovitos (Sedef) adında küçük bir ada vardır. Daha sonra, aynı kıyıda, Karya adlı bir köy gelir. Köyün yukarısındaki sırt, vadi yönünde daralarak, hafifçe yükselir ve vadi, iki tepeyle çevrili, adayı doğudan batıya doğru ortadan böler. Adanın güneye bakan kıyısı kayalıklarla çevrilerek berkitilmiştir ama batı kıyı daha küçük kayalarla kuşatılır. Adanın çevresi 60 stadion’u aşmaz.
Adanın güney kıyısı yakınında Andros adını verdikleri bir ada vardır. Kuzeydoğusunda da, aşağı yukarı on mil uzaklıkta Aziz Andreas’ın adını taşıyan ada yer alır. Bu ada, manastırın bulunduğu doğuya bakan kenarı dışında her yanı yüksek ve sarp kayalarla berkitilmiştir. Adayla anakara arasında 4 stadion genişliğinde deniz yer alır.
Adanın biraz ötesinde, Astakos (İzmit) Körfezi’ne doğru çıkıntı yapan burun, Ptolemaios’un adlandırdığı gibi, günümüze kadar Akritas adını taşıdı. Menippos, burnun Kadıköy’den olan uzaklığının 60 stadion olduğunu söylemişti.
Sözü edilen tüm adalar karadan kopmuş gözükürler. Bu adaların dördü, yani Kınalıada, Burgazada, Heybeliada ve Büyükada, kuzeye bakan yanlarıyla bir körfez oluştururlar. Kınalıada ve Büyükada bu körfezin iki yan koluysa, Burgaz ve Heybeli körfezin iç girintisidir. Kınalıada’nın doğu yanından bakıldığında dört adanın oluşturduğu körfez görülür, adalar arasına karışan kanalların farkına varılmaz. Bu dört adayı bilmeyen bir kimse, dört tepenin aynı adada olduğunu düşünecektir; birinci tepe Kınalıada, ikinci tepe Burgazada, üçüncü tepe Heybeliada ve dördüncü tepe Büyükada’dır. Adaları anakaradan ayıran boğaz 60 stadion’dan biraz daha fazla genişliktedir.
* * *
Erendiz Özbayoğlu, Hükümdarın Adası Büyükada (Eskiçağ ve Bizans Dönemi), İstanbul (2006)3-15, 40-41, 44-45:
KADINLAR MANASTIRI KALINTILARI
Mamboury, 1920’de yayımlanan makalesinde (E0 200-208), Büyükada’nın Maden semtinde gördüğü terkedilmiş demir işliğini anlatır: Temeller toprakla örtülmüş, yüksek fırınların hemen tümü yıkılmıştır. Oysa yaşlılar, Maden’in faaliyete geçişini, ada sakinleri ve ziyaretçilerin, sabahtan akşama kadar yüksek bacalardan çıkan dumanın yeşil çevreyi, göğü ve doğal olarak, yürekleri kapkara bir renge boyadığını görünce nasıl “yuha” dediklerini hâlâ hatırlamaktadırlar. Çok kişi Heybeli’ye göçmüştür. Protestoların artması ya da işletmenin kârlı olmaması, “yapılan barbarlığı daha da açığa çıkarmış”, maden kapatılmıştır. Ancak, böyle bir işletme doğayı zarar vermekle kalmamış, üstünde yükseldiği Bizans kalıntılarını da yok etmiştir. Oysa, halk arasında Kamares, “kemerler; tonozlar” olarak bilinen bu Kadınlar Manastırı’nın kalıntıları 19. yüzyılın başında hâlâ ayaktaydılar. Ama, “belediyelerin herhangi bir iyileştirme çalışması Bizans zararına olmazsa olmazmış gibi, tüm modern çalışmaların barbarlıkla lekelendiği İstanbul” yanında Ada’da da “mühendisler Kamares kalıntılarının taşlarını yüksek fırın, baca ve konut yapmak üzere kullandılar, dahası, yapıların büyük bir bölümünü manastırın temelleri üstüne inşa ederek korumaları gereken yapıları ebediyen yok ettiler.”
Mamboury, bu gözlemlerinden sonra Maden’de gezinerek gördüklerini anlatır: Köprüden geçmeden önce, kıyı yönünde, soldaki patikaya sapınca demir curufu ve kullanılmamış maden filizleriyle örtülü kalıntıya benzer temellere rastlanır. Bunlar yüksek fırın kalıntılarıdır. Yürümeye devam edince bahçe içinde ahşap bir eve gelinir. Karışık malzemeden yapılmış bir çitle çevrili evin, oldukça harap durumdaki duvarları incelendikten sonra denize doğru gidildiğinde kemer biçimindeki temellere ve başka kalıntılara rastlanır; ardından taş bir eve gelenir. İşte, bu iki ev arasındaki Maden’den Aya Nikola’ya ve denize kadar olan yaklaşık 400m’lik alan, ilginç kalıntılarla doludur: Orada burada yatan sütunlar; heykel ve mermer ve silme parçaları; denizde duvar temelleri; Aya Nikola yolu üstünde bir tür geniş kule.
Mamboury, bu kalıntıların Kadınlar Manastırı’na ait olduğunu söyler ve 1916’da ilk bakışta fark ettiği küçük kilise, hücreler ek yapılar, liman, sarnıç gibi yapı kalıntılarından yola çıkarak yaptığı incelemelerden çıkardığı sonuçları değerlendirir, ayrıntılı bir betimleme yoluna giderek manastırın planını oluşturmaya çalışır.
Buna göre, 250m’lik bir ön yüz sözkonusudur ve plan, genelde, Bizans manastır planlarıyla örtüşmez. Çünkü, tüm manastırlarda kilise ya da küçük kilise yapıların ruhunu, yani orta noktasını oluşturur, diğer öğeler ona bağlıdır, manastırın biçimi, kare ya da dikdörtgen, ne olursa olsun, kilise merkezdedir. Buradaysa plan, kıyının kaprislerine göre eğri bir çizgi izler. Mamboury, yapılar bütününde üç bölüm ayırdeder: İki grup deniz kıyısında, birbirinin uzantasıdır; üçüncü grupsa sarnıçtan oluşur. Birinci grup, yere adını veren kamares‘li odalardır ve bunlardan sadece biri bütün halindedir. bu da, artık ara duvarı ortadan kalkmış diğer iki tonoza, şimdi kapanmış olan üç kapı aracılığıyla ulaşmaktadır. “İlk bakışta manastır kilisesinin altında olduğumuz anlaşılır,” der Mamboury, kilise, iki narteksin ardından gelen üç nefli bir bazilika biçimindeydi ve nefleri ayıran üç sütunlu iki sıra vardı. Genişlik, 4.50m’si ortadaki kemer, 3m’si aşağı kenarlar olmak üzere 13m’dir. Uzunluk ise, narteks duvarından, sunaktan önceki ayrılma noktasına kadar 14m’dir. Apsis duvarları yıkılmıştır ama biraz daha derinde yapılacak kazı planı ortaya çıkaracaktır. Şimdi saman deposu ve bahçe olarak kullanılan bu tonozlar, manastırın, erzak koymak için olan ek yapıları olmalıydılar. Mamboury’nin izlenimi, sağdaki nefe açılan çok sayıda odanın varlığı doğrultusundadır. İki narteksin de biçimleri görülebilmektedir çünkü kalıntılar yer altına ve zemin katına işaret etmektedirler. İki narteks —genişlikleri 2.50m’dir—, kilisenin kapıları olan üç kapıyla yarılmıştı ve bunlardan herbiri rahibelerin hücrelerine ulaşan koridorlara açılıyordu.
Mamboury’ye göre, ilk yüzyıllara özgü olan bu bazilika planından başka, kimi ayrıntılar, kapıların ve ayakların dağılımı, doğudan güneye doğru 15 derecelik eğim, manastır kilisesinin varlığını doğrular. Bu bodrum katı düzeyi, denizden hemen 1m aşağıdadır. Planın göze çarpan noktası, hücrelerin, kilisenin her bir yanına, simetrik ve benzer konumlarla yerleştirilmiş olmalarıdır; kilise, herbir yana, 70m’lik bir uzunluk boyunca kanat açmış bir kuşa benzemektedir. Hücrelerin kalıntılarının şimdi görülen planı, kilisenin iki yanında 2.50 ile 4.50m arasında değişen koridorlar biçimiyle, yeraltında devam etmektedir. Mamboury’nin gözlemleri şöyledir: Hücrelerin deniz gören pencereleri yoktur, olasılıkla koridor ucundakilerle dar ve uzun servis geçitlerine bakanlar dışında. Bu varsayım, Bizans manastırlarının gizemli perdesinin bir köşesini kaldırmak anlamına da gelir: Kalıntıların durum, hücrelerin boyutları ve sayısı hakkında bilgi edinmeye yeterli olmasa da yüzeysel bir kazının toprak altında saklı tüm mimarlık ayrıntıları ortaya çıkaracağı açıktır. Manastırın kalıntılarının da, hücreleri olan uzun ve dar geçitlerle sona eren bir merkez koridoru var mıydı? Bu da açıklığa kavuşabilir. Bilinen, yaklaşık 160 metrekarelik bir bazilikanın en az 300-400 kişi alabileceğidir. Ve bu nedenle buraya haklı olarak Büyük Kadınlar Manastırı adı verilmiştir.
Mamboury, betimlemesine devam eder: Manastır yapısıyla ikinci grup toprak altı yapıları arasında, toprakların hafif eğimle (yüzeydeki kavislerin gösterdiği gibi) bir tür vadi biçimindeki boş bir alan vardır. Herhangi bir kalıntının bulunmadığı bu yer ya bir bahçe ya da rahibelerle erkek çalışanları ayıran bir alan olmalıdır. Buna bakarak, manastırın liman ya da iskelesinin bu ikinci yapı grubunda yer aldığı anlaşılır, yani deniz kıyısının tek açık kapısı burasıdır. Kadırgaların bağlandığı ya da ulaşımın sağlandığı taraf görülebilir. Grubun ucu teras temel duvarlarıyla sona erer, etekleri denizde hâlâ farkedilmektedir. Ağır işler, kapı ve duvarların gözetimi için gerekli olan erkek çalışanlar limanda oturuyorlardı ve manastırın bir kadırgası olmalıydı, kente inip topluluğun gereksinimlerini karşılamak, yiyecek almak için. Bu adamlar olası bir soyguna, bir akına karşı da gerekliydiler. Deniz kıyısında, temelleri hâlâ görülebilen büyük bir duvar vardı ve bu tür duvarlar bir saldırıyı caydırıcı yükseklikteki yapılar boyunca yer alıyor olmalıydılar. Kuşkusuz, dişli görünümde olduklarından manastıra elde edilemez bir şato görüntüsü kazandırıyorlardı.
Mamboury, kalıntıların üçüncü grubuna da yer verir: Grup, çapı içte 18,30m olan, kiliseden yaklaşık 120m uzaktaki silindir biçimli sarnıçtan oluşur. Sarnıç, şimdi toprakla dolmuş olsa da bir tür sahanlıkla sona eren merdivenleri iyi farkedilmektedir. Merdivenler manastıra içme suyu sağlamak amacıyla örtülmüş olmalıydı. Prinkipo içme suyundan tümüyle yoksundur. Sarnıçla kilise arasında bir kaç duvar parçası, sütunlar ve orada burada başka kalıntılar gözükür. Mezarlığın da burada yer almış olmasını söyleyen Mamboury, yapılacak kazılarla Irene’nin mezarının ya da yaşamını bu tövbe ve pişmanlık ortamında geçiren nice soylu kadının mezar stellerinin de ortaya çıkarılabileceğini anlatır. Kadınlar Manastırı 6.yy içinde Iustinus tarafından yaptırılmış, 8.yy’da da Irene tarafından onartılmıştır, Kamares de 6.yy’ın izlerini taşır. Kemer tuğlaları, kapı dikmelerinin bindirme taşına kadar düzenli olarak, ışınsal düzen yerine, 30 derecelik bir eğimle ve yatay olarak dururlar. Bu yapı biçimine tüm binalarda rastlanılır, özellikle Odalar ve Bodrum camilerinde. İlginç bir ayrıntı göze çarpar: kapı kemerlerinde 0,50 x 0,32m boyutlarındaki büyük tuğlalar Bodrum Camisi’ndeki gibidir. Mamboury, bu boyutlardaki tuğlalara başka hiçbir yerde rastlanmadığını belirtir. Manastır çalışanlarına ayrılan yapı, tuğla yataklarında 8.yy izlerini taşır. Yedi tuğlanın dördü gözükür, diğer üçüyse 5 cm derinde, tümüyle harçla kaplıdır. Yine göze çarpan ilginç bir nokta, deniz duvarlarını taşımak için kullanılan tahta bağlamalardır. Var olan yapıları yerinde incelemek zahmetine katlanmayan çoğu Bizans araştırıcısının hoşuna gitmemezlik etmeyecektir eğer Bizanslılar duvarları bağlamak için onlara büyük esneklik sağlayan tuğla kullanmışlarsa; onlar, duvar örgüsüne tahta bağlamalar da kullanırlar. Bu tahta bağlamalar, duvara düzenli biçimde hep çift yerleştirilmiş, kenarı yaklaşık 20cm olan meşe kirişlerden oluşur, hep çift halde düzenli bir biçimde duvara yerleştirilmişlerdir, öyle ki, duvar hem beş eşit parçaya ayrılmış, hem de bağlamaların gücü eşit biçimde bölüştürülmüş olur. Bununla birlikte, İstanbul surlarının kare biçimindeki kulelerinde, tahta bağlamalar, güçlerini daha da artıracak biçimde bir tuğla armatür içine sıkıştırılmışlardır. Mamboury, nitekim düz duvarlarda tahta bağlamaya hiç rastlamadığını belirtir. Sonuçta, Prinkipo’nun büyük Kadınlar Manastırı’nda iskeleye ulaşan tüm ek duvarlar bağlamalıdır ve bu da şaşırtmamalıdır çünkü şiddetli bir zorlama olasılığına karşı duvar bu şekilde güçlendirilebiliyordu. Zorlama, ister koç ister top atışı yoluyla olsun kentin kuleleri içinde geçerliydi ya da dalgalardan kaynaklanan güçlü sarsıntılar da dikkate alındığında böyle bir güçlendirme gereği açıkça ortadadır. Bu haliyle, duvar yapısı klasik Bizans üslubunda olsa da kilisenin destek duvarlarının bütünsel düzeninin en iyi şekilde gerçekleştiği söylenemez. Tuğla parçaları taş sıralarına dikey olarak sokulmuş, çağa özgü güzel yapıların katı düzeni yumuşamıştır. Sonuçta Kamares’in, büyük manastırların ender örneklerinden biri olduğu bellidir.
Mamboury, tuğla parçalarında yapım tarihi olarak 6. indiktion (takvimde, 312 yılından başlayarak hesaplanan 15 yıllık dönemler) yazılı olduğunu gözlemler, yani 573-574 yılları sözkonusudur ve bu da II. İustinus dönemine (565-578) işaret eder.
MANASTIRIN TARİHÇESİ
Gerçekten, kaynaklarda İustinus’un, Ada’da bir saray ve bir manastır yaptırdığı yazılıdır: “İustinus bu yıl (569) imparator olmadan önce sahip olduğu proastenion (Lat. suburbio; dış mahalle) üzerinde Deuteron Sarayı’nı yaptırmaya başladı. İmparator, yine, proastenion’u olan Prinkipos Adası’nda, liman yakınında, başka bir (saray) yaptırdı” (Theophanes, Chronographia, PG CVIII 530); “Aynı şekilde çok büyük ve görkemli, olaganüstü güzellikteki Sophiai Sarayı’nı yaptırdı; karısından dolayı bu adı verdi. Yine, kendi proastenion’u olan Pirinkipos Adası’nda da bir saray yaptırdı” (Leon Grammaticos, Chronographia, Bonn 132); “İustinus, beşinci yılında (569) proastenion’u Pirinkipos Adası’nda bir kadınlar manastırı yaptırdı.” (Kedrenos, Historiarum Compendium, PG CXXI 745).
Kaynaklarda, manastırın İmparatoriçe İrene tarafından yaptırıldığı doğrultusunda da bilgiler vardır: “(Nikephoros) onu (=İrene’yi) Prinkipos Adası’na bizzat kendisi (=kendisi) tarafından yaptırılan manastıra sürgüne gönderdi. (Theophanes, op cit 965); “Ama Nikephoros, öfkelenip onu derhal Prinkipos adlı adadaki kendisinin (=İrene) kurduğu manastıra sürdü. Daha sonra onun sınır tanımayan açgözlülüğünün kentin ileri gelen kişileri arasında doğurduğu rahatsızlığı görerek, İren’nin dağıttığı lütufların etkisindeki halkın harekete geçmesinden konktu. (Kedrenos, op cut 913); “İrene’nin manastır yaptırdığı Prinkipos Adası’na sürdü.” (Zonaras, Annales, PG CXXXIV 1356). Manastırın İustinus tarafından yaptırıldığı ama İrene tarafından onarılmış olabileceği savını dikkate alan Mamboury, yapılış tarihi olan 573’ten İrene’nin hüküm sürdüğü tarihe (797-802) kadar manastırın adının duyulmadığını, bir gün kazılarla ortaya çıkabilecek bir tuğlanın üstündeki tarihin konuya ışık tutacağını, yine de, İrene’nin bu manastırı yaşlı ve hasta olduğu son dönemlerinde onartmış olabileceğini söyler. Ancak, aşağıda sözünü edeceğimiz kaynak, 780 tarihine, dolayısıyla daha önceki bir tarihteki bir onarıma işaret etmektedir.
MANASTIRIN SÜRGÜN KONUKLARI
Daha çok inziva ve sürgün yeri olarak yararlanılan adalardaki manastırlarda olduğu gibi Prinkipos Adası’ndaki Kadınlar Manastırı da, böylece, bu amaçla gelen ya da gönderilen imparator ailesi kadınlarını ağırladı.
Belgelenen bir ziyaret, patrikios (yedinci aşama sırasındaki yüksek görev, sonraki yüzyıllarda eunuchus, ‘hadım’larla birlikte anılır) Leon’un (IV., 775-780) kızı Megalo’yla gerçekleşir. Yaşamını dine adayacak olan genç memur Theophanes —ileride, Eikonoklastes, ‘tasvir kırıcı’ kült taraftarlarına karşı savaşım verecek, Nikaia (İznik) başpiskoposu olacaktır—, Mefalo’yla zorla evlendirilmiştir, 19 yaşındaki karısını ikna ederek onu 780 sonu ya da 781 başında Ada’daki manastıra gönderir. Megalo, manastırın kurucusu olan İrene’nin adını alır, ömrünün geri kalan bölümünü orada geçirir. (Symeon Metaphrastes, Vita S. Theophanis, PG CV 13; 21; bkz Janin EO 2, 417). Theophanes’in akrabası olan Maria’nın da, daha sonra manastıra geldiği, Theophanes’in 845’te gerçekleşen ölümü dolayısıyla aşağıda sözünü edeceğimiz, kendisi de sürgün Aziz Theodoros Stoudites’in, monazousa ‘rahibe’ şeklinde hitap ettiği iki kadına yazdığı teselli mektubundan anlaşılır. Mektupta Theophanes övülür; onun ölmediği ama ölümsüz yaşama göç ettiği, onu toprağın örtmediği ama göğün kucakladığı söylenir. O, ünlü eşinden, yakınlarından, arkadaşlarından, ailesinden ayrılmış, dünyevi makamlardan feragat etmiş, evini, kentini, yurdunu terk etmiştir ve bunları genç yaşta yapmıştır. (Epistulae, PG XCIX 1197).
İmparatoriçe İrene’nin (780 ve 797-802) adı Ada’yla yakından ilgilidir. Tahta geçmek için, 19 Ağustos 797’de, oğlu 4. Konstantinos’un gözlerini oydurmuş, ardından torunu Euphrosyne’yi Ada’daki manastıra kapatmıştır: “Prinkipos’taki manastırda, çocukluğundan bu yana kalan Euphrosyne, İmparator Konstantinos’un kızıdır. Annesi Irene’nin, işlediği suçlar nedeniyle haklı olarak onun (=Constantinos’un) gözlerini oydurduğu söyleniyordu.” (Kedrenos, op cit 980); “Annesi tarafından kör edildiği söylenen Konstantinos’un kızı Euphrosyne, rahibeler arasında yaşıyordu.” (Zonaras, op cit Bonn 349-350). İrene de beş yıl sonra, 31 Ekim 802’de Nikephoros tarafından devrilerek önce aynı manastıra, sonra da Midilli’ye sürülür: “9 Ağustos, 11. indiktion (= 803) günü İmparatoriçe İrene, Lesbos (Midilli) Adası’nda sürgünde öldü; bedeni, Prinkipos Adası’nda yaptırdığı manastıra nakledildi.” (Theophanes, ibid); “Herkesin kendisine karşı olduğunu görüyordu. Halkın, hayırsever İrene’nin iyiliklerini hatırlayarak onu yenniden başa getirmesinden korkan Nikephoros, soğuk bir kış beklentisindeki Kasım ayında onu muhafızlarla birlikte aceleyle Lesbos’a sürdü.” (Theophanes, op cit 961); “İrene, gözetim altında tutulduğu Lesbos Adası’nda acı ve üzüntüden öldü. Bedeni, kurduğu Prinkipos Manastırı’na nakledildi. Dindar ve erdemliydi; yabancılar ve yaşlılar için bir çok imaret ve manastır yaptırmıştır, vergileri düşürmüş ve daha bir çok iyilikte bulunmuştu.” (Leon Grammaticus, op cit 204); “Nikephoros, İrene’nin yeniden başa geçmesinden korkarak onu hiç acımadan çok fırtınalı bir günde Mytilene’ye (Midilli) sürgüne gönderdi. İrene orada 9 Ağustos’ta, kahrıdan öldü.” (Kedrenos, ibid; krş Zonaras op cit Bonn 304).
Kadınlar Manastırı’nın tanık olduğu önemli bir olay, Euphrosyne’nin, uzun yıllar sonra İmparator II. Mikhail’le (820-829) evlenmek üzere manastırdan ayrılmasıdır. Mikhail, İmparator Leon’u öldürtüp, Nikephoros’tan (802-811) bu yana on sekiz yıl kanlı kavgalara sahne olan tahta çıkmıştı. Alt sınıftan gelen ve ancak okuma yazma bilen Mikhail, eşi Thekla’nın ölümünden sonra —ondan Theophilos doğmuştur—, eski hanedanın halk üzerindeki saygınlığından yararlanmak amacıyla (Janin op cit 419), kendini dine adamış bir gelin adayıyla da olsa, böyle bir evliliği gerçekleştirme amacındadır: “(Mikhail), istemiyormuş gibi gözükerek evliliğe razı olur. Ancak, herhangi bir kadınla değil, kendini önceden İsa’Ya adamış, çocukluğundan beri Pirinkipos’taki —ada böyle adlandırılır— manastırda Tanrı’ya bağlanmış biriyle, Euphrosyne’le evlenir.” (Theophanes Continuatus, Michail Amoriensis, PG CIX 93); “(Mikhail), senatoyu ricalarıyla bir şekilde ikna ettikten sonra, kendini çok önceden İsa’ya adamış, manastır yaşamını seçmiş, çocukluğundan bu yana Prinkipos’taki manastırda kalan Euphrosyne’yle evlendi.” (Kedrenos, op cit 980); “İmparator, karısı öldükten sonra ikinci evliliğinin tepki doğuracağını düşünerek bu yönde istekte bulunmaları için kıdemli senatörlere gizlice haber gönederdi. Böyle bir kandırmacanın doğru yönü yok değildi; senatörler, kendileri bir imparator tarafından yönetilirken eşlerinin bir imparatoriçesi olmamasının uygun düşmediğini söylüyorlardı. Mikhail senatörlerin isteğini görünüşte geri çevirse de ısrar üzerine, eğer imparatoriçeleri olmasını istiyorlarsa kendisi öldüğünde çocuklarının ileride tahta geçebileceklerine ilişkin söz istedi. Senato yazılı taahhütte bulunduğunda Euphrosyne’yle evlendi.” (Zonaras, op cit 349-350).Dini engeller, Patrik Antonios’un işbirliğiyle aşılmış olsa da (Mamboury, op cit 207) 823 yılında gerçekleşen evlilik dini açıdan utanç verici bulunmuş, Theodoros Stoudites tarafından kilise yasalarına aykırı ilan edilmişti.
Mikhail altı yıl sonra öldüğünde —çocukları olmamıştır— tahta çıkan Thekla’dan olan oğlu Theophilos, 830’da Euphrosyne’yi yeniden Ada’daki manastıra gönedirir: “Theophilos, üvey annesi Euphrosyne’yi saraydan çıkarttı ve daha önce saçlarını bıraktığı (= rahibe olduğu) manastıra dönmeye zorladı.” (Theophanes Continuatus, o cit 100); “Theophilos, saraydan çıkarttığı üvey annesini Prinkipos Adası’ndaki eski manastırına kapattı, Mikhail’in senatodan çıkartığı yemini bir işe yaramadı.” (Zonaras, op cit 1393). Buna karşılık, Euphrosyne’nin kendi isteğiyle manastıra döndüğü de söylenir: “imparator’un annesi Euphrosyne, sarayı kendi isteğiyle terk etti, Gastria adlı manastıra gitti, sakin bir yaşam sürdü” (Symeon Magister, 625 Bonn; ap Leon Grammaticos, op cit PG CVIII 1046). Araştırıcılara göre Gastria Manastırı, Samatya’da, daha sonra Sancaktar Mescidi’nin bulunduğu yerdedir.
İki yüzyıl kadar sonra yine İmparatorluk ailesinden Zoe ve Dalassena manastıra sürülür. Zoe 1042’de, 18 Nisan gecesi Ada’nın yolunu tutar. Babası VIII. Constantinos’un evlendirdiği II. Romanos’un (1028-1034) ölümüyle IV. Mikhail’le (1034-1041) evlenen Zoe, onun da ölümüyle —kaynaklar, kocasını zehirlediğini yazarlar— veliaht yaptığı, dolayısıyla tahta geçen yeğeni V. Mikhail (Kalaphates, 1041-1042) tarafından Kadınlar manastırı’na gönederilir ancak hemen ardından soylular ve Kilise’nin desteklediği isyan üzerine geri döner, Mikhail’in gözlerine mil çektirir. Kaynaklar, bu dönem olaylarını ayrıntılarıyla anlatırlar: “(Mikhail), halkın haykırışı ve harekete geçmesinden dehşete düşüp Zoe’nin saraya getirilmesi çin haber gönderdi. Zoe, rahibe kıyafetini çıkartıp imparatorluk periblema, ‘giysi’sini giydi. Mikhail, HİPPODROMOS’a (Atmeydanı) bakan kürsüden halka konuşmaya çalıştı, Zoe’nin geri geldiğini, isteklerine uyacağını söyledi ancak herkes, kürsünün altından da taş, ok atıyordu; umutsuzluğa kapılıp Stoudion Manastırı’na gidirek rahip olmaya karar verdi.” (Kedrenos, op cit Bonn 538vd); “Halkın arasından bir ses yükseldi: ‘Biz, haçı ayaklar altına alan Kalaphates’i imparator olarak istemiyoruz, annemiz ve imparatorluğun varisi Zoe’yi isityoruz’. Başka biri ‘Kalaphates’in kemikleri kırılsın’ diye bağrıyordu. Halk ardından taş ve sopalarla eparkhos ‘vali’ye doğru ilerledi. O da kaçarak canını kurtardı… Mikhail, korkup Zoe’yi halkın huzuruna çıkardı ve Zoe manastır kıyafetini çıkartıp yeniden imparatorluk giysisiyle süslendi” (Glykas, Annales, PG CLVIII 589); “Zoe imparatorun kız kardeşi tarafından yeğeni olan Mikhail’i evlat edindi. Böylece, çok çirkin, domuza benzeyen Mikhail imparatorluk tacıyla taçlandırıldı ve büyük acıların kaynağı oldu. Zoe, koynunda yılan beslemiş, imparatorluğun anası canavara teslim edilmiştir. Zenginliği ağır bir kurşun yüküne benzetirler. Eğer kişi doğuştan ağırlığı taşıyacak kadar güçlü değilse yere düşer, ezilir. Mikhail, imparatoriçe Zoe ve Theodora’yı reddetti, saçlarını kestirip bir Ada’ya sürdü. Bu olay, denizi dibinden oynatan bir fırtına gibi ağır halk hareketlerine neden oldu.” (Manasses, Synopsis Historike ‘Breviarium Historiae Metricum’ PG 127, 449-450). Zoe, 21 Nisan-12 Haziran 1042’de, kardeşi Theodora’yla birlikte tahta çıkacak, IX. Konstantinos Monomakhos’la (1042-1055) üçüncü evliliğini yapacaktır.
I. İsaakios Komnenos’un (1057-1059) kardeşi kouropalates (saray hizmetindeki baş yönetici, caesar ve nobilissimos’la birlikte en yüksek ünvan) İoannes Komnenos’un dul eşi olan Anna Dalassena, sekiz çocuğuyla ‘Komnenoslar’ın annesi’ olarak bilinir. İsaakios feragat ettikten sonra tahta çıkan Doukas ailesine karşı oluşu sonucu “çocuklarıyla birlikte Prinkipos’a sürgüne gitmesi emredilir.” (Nikephoros Bryennios, Historiarum Libri Bonn 50) ancak bir kaç ay sonra VII. Mikhail Doukas (1071-1078) tarafından geri çağrılır.
Manastır 1115’te başka bir İrene’yi, I. Aleksios Komnenos’un (1081-1118) karısını konuk etti. İmparatoriçe, bu defa sürgün ya da rahibe olarak değil, Bithynia’da (Bursa, İzmit dolayı) Türklere karşı sefere çıkan, gut hastası kocasına yakın olmak amacıyla gelmişti Ada’ya: “Basilissa ‘İmparatoriçe’, autokrator (Lat. imperator’un, bassileus yanında kullanılan Yun. çevirisi,birden fazla imperator’un olduğu sonraki dönemde baş imparator anlamındadır) Lopadion’a (Ulubat) dönüşünden sonraki gelişmeleri daha kolay izleyebilmek için Prinkipos’ta kalıyordu. Aer’e (Marmara’nın güney kıyısında, kilisesi olan yer; krş Bithynie 89) gelir gelmez, karısını getirtmek için imparatorluk kadırgasını gönderdi. Bunun iki nedeni vardı: İlki, her zaman ayağındaki hastalığın nüksetmesinden korkuyordu; ikincisi, maiyetindeki düşmanları onu endişelendiriyordu” (Anna Komnene, Alexias, PG CXXXI col 1117). Ancak İrene’nin, Aleksios’un ölümüyle oğulları İoannes yerine tahta geçmek gibi başka amaçlarla kocasına yakın olmak istediği de söylenmiştir. (Janin, op cit 421).


[…]
* * *
Kadınlar Manastırı, 1.5.2011.
_______________________________________________________2
From: ENGİN DAMCI
Subject: KAÇAK MOTÖR İSKELESİ
Date: December 24, 2011 2:36:09 AM GMT+02:00
To: adalar.postasi@gmail.com
KAÇAK MOTÖR İSKELESİ!…
24 Aralık 2011
ADALAR POSTASI’na,
Büyükada kaçak motör iskelesi hakkında Koruma Kurulu’na yapılan müracaatın neticesi olarak iskelenin kaçak oluşu tescil edilmiş ve kaldırılması için üç ay mühlet verilmişdir. Derneğimiz sürenin bitiminden sonra da Adalar’ı yağmalayan güç ve odakları ve ortaklarına karşı hak ve hukuk mücadelesini meşru zeminlerde azimle sürdürecekdir. Kınalıada, Burgaz Adası ve Büyükada’da kaçak olarak yapılan motör iskelelerine; milletin milli ve dini hisleri sömürülerek bu kaçak iskele yapılarına şehid şühedanın, edib üdebanın isimleri konulmuştur! Sait Faik’in denizi sevdiği hikâyelerinden bilinir de… Korsanları, kaçakçıları, yağmacıları, kamu malı üzerine mafyöz usullerle çökenleri, çöktürenleri sevdiğini bilen var mı? Bu isimlerle gayrı meşru yapılarına meşruiyet kazandırma gayreti içinde olanlar, kaçak yapılarına, bandıralarının yanında şanlı bayrağımızı çekmektedirler!.. Bütün bunları kimlerin gözü önünde yapıyorlar?.. Vazifeleri kanun ve nizamı tatbikle mükellef olanların örtülü teşvikleriyle… Hem de Ziya Paşa’nın Terkibibend’inde ifade ettiği gibi “Sen herkesi kör âlemi sersem mi sanırsın?” dizesine uygun olarak. ‘Kör ve sersemlerden’ olmayanların; hak ve hukuku izzeti nefisleriyle bir sayanların; toplumun değerlerini yok sayanlarla topluma saygısızlık edenlere karşı yaptığı haklı mücadelesinin bir merhalesini oluşturan ve devam edecek olan bu çalışmamızın neticesini gösteren resmi yazışmaları Adalar kamuoyunun dikkatlerine saygıyla arz ediyoruz.
İstanbul Adaları
Kültür ve Tabiat Varlıklarını
Koruma Derneği
* * *
İSTANBUL ADALARI
KÜLTÜR VE TABİAT VARLIKLARINI
KORUMA DERNEĞİ
Sayı : 89
Konu: Kaçak iskele
Büyükada, 05 Nisan 2011
V NUMARALI KORUMA BÖLGE MÜDÜRLÜĞÜ’ne,
Adalar Belediyesi’nden temin edildiği bilinen ve inşaat ruhsatına ait resmi bilgileri göstermesi icab eden tabelânın insanları aldatmak üzere kaçak yapıların önüne konması kanunlarımız açısından yanlış olduğu gibi insanların yasalara olan güvenini sarsmaktadır. Bu itibarla: Büyükada Vapur İskelesi batısında, ekli resimlerde de göründüğü gibi kıyı çizgisi ve rıhtım üzerinde tevsii edilen ve kaçak salaş ve kondu konumundaki bu iskele:
1) Kurulunuzdan inşaat izni alınarak mı yapılmaktadır?
2) Kıyı ve rıhtımın tevsii ve tadilâtı için, Kurulunuz buraya bir yapı purojesi onaylamış mıdır?
3) Kaçak olarak yapıldığı aşikar olan salaş iskele inşaatının Kurul’unuzca kaçak zabtı tutularak kayıt altına alınmış mıdır?
4) Kanunlara aşina olanlarca bariz bir şekilde kaçak olduğu şüphe götürmeyen bu salaş iskele inşaatı hakkında bilhassa Koruma Bölge Kurulunuzun kanuni takibatı var mıdır?
Dört başlık altında sorduğumuz bilgilerin 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu amir hükümlerine istinaden İstanbul Adaları Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Derneği’ne verilmesini saygılarımızla arz ve taleb ederiz.
Arif Çağlar (Başkan)
Ek: 3 adet foğraf
Adres:
İSTANBUL ADALARI KÜLTÜR VE TABİAT VARLIKLARINI KORUMA DERNEĞİ
Güzeller Sokağı No. 30 Büyükada – İstanbul
e-posta: adalarkoruma@adalarkoruma.org
elektronik ağ: http://www.adalarkoruma.org
* * *
_______________________________________________________3
From: DENİZ TOPRAK
Subject: Sadece Soruyorum
Date: December 21, 2011 11:28:35 AM GMT+02:00
To: adalar.postasi@gmail.com
Sadece Soruyorum…
Oysaki geçmişte birçok gazetelerde çıkmış olan yine Adakule ile ilgili bu haberleri de ekleyerek yorum yapmıştım.
Adakule’ye yapılan her eleştiriye Orman İŞLETME Şefliği’nin, BELEDİYE uygulamalarıyla cevap veriyor olması anlaşılır gibi değil. Belediye’nin asla ve asla desteklemeyeceğim, destekleyenin de karşısına dikileceğim başta LİDO ve SEFEROĞLU gibi son derece rahatsız edici bu uygulamalarının arkasına gizlenmek niye? Belediye yanlış yapıyor, ben de âlâsını yaparım demek değil mi bu? Adam ormanın ortasına gecekondu dikerse, sonra da “sen git önce Lido’yu yık,” derse susacak mıyız, kabul edecek miyiz? Adalar’da yapılan ya da yapılacak olan YANGIN GÖZETLEME KULESİ’nin gerekliliğine, hatta zaruri bir ihtiyaç olduğuna, lüzum halinde çoğalmasına asla ve asla karşı değilim, yangın gözetleme kulesine karşı olmam da mantıksız zaten.
Benim karşı durduğum, ‘YANGIN GÖZETLEME KULESİ’ adı altında, devletin parası ve devletin yetkisi kullanılarak amacın çok ama çok dışında keyfi fonksiyonlar ilave edilmiş olması. Şimdi bu kuleyi kullanma yetkisi olan kişiler eşiyle dostuyla burada konaklasa, belki de ileride burayı ihale yoluyla işletmeye açsa rahatsız olmayacak mıyız? Beni rahatsız eden, kaygılandıran konu da bu… Her kim olursa olsun, hangi görev kisvesinin altına sinsice gizlenerek rant peşinde utanmaksızın arlanmaksızın koşsun ama karşılarında da birileri olsun. Olsun tabii ki de, söylenenleri, yapılanları, yapılmaya devam edilenleri unutmayarak, hep gündemde tutarak, hep utanmazların yüzlerine çarparak olsun. Rant peşinde koşan kurnazların oyununa gelmeden, her yeni oyunlarında eski oyunlarını hafızamızdan silmeden, sildirmeden olsun. Kimin tarafında göründüğüne bakmadan, düşmanımın düşmanı demeden lakin asla ve asla kimsenin hakkını yemeden yazıyoruz, gördüklerimizi bildiklerimizi. Rant peşinde koşanlar yüzsüz de olsalar, utanmanın, arlanmanın kırıntısı kaldıysa şayet içlerinde utandırmaya çalışıyoruz. Onlar Adalarımızın kanını emmeden, geleceğimizi yok etme pahasına ceplerini şişirmeden biz çomak soksak o kirli tekere. Onlar yarın gidecek, Adalar bizim. Ne kadar kurtarsak kâr!
Bu yapılanların yangın gözetlemesine faydası nedir, kim için yapıldı, kim kullanıyor bunları?
[…] ‘Adakule’ adı verilen 5 katlı yangın gözetleme ve seyir kulesi, neredeyse beş yıldızlı otel gibi. Burada yok yok. Duşakabinli iki konaklama katı, iki toplantı katı, piknik alanı ve helikopter pisti bulunan kulenin en üst katı ise yangın gözetleme yeri olarak hizmet veriyor.
TOPLANTI İÇİN KİRAYA VERİLEBİLİR
Adalar Orman İşletme Şefi Yüksel Özcan, Adakule’nin herkese açık olduğunu, toplantı ve etkinlikler için kiralanabileceğini anlatıyor: “Biz burada zaman zaman toplantılar ve etkinlikler gerçekleştiriyoruz. Ama isteyen kişi ve kuruluşlara da burada toplantı ve etkinliklerini yapabilmeleri için kiralıyoruz. Burada daha başka çevre düzenlemeleri yapmayı planlıyoruz. Örneğin yeraltına bir kuyu açtık. Bir şelale yapacağız. Burayı daha ilginç ve daha çekici bir hale getireceğiz.” […]
[…] Helikopteri olan zenginler Adakule’ye yürümeden rahatlıkla varabilsin diye… Dizilere, düğün, nişan gibi organizasyonlara kiralanması planlanan Adakule’nin şimdilik pek talibi çıkmamış. Oysa dileyen Orman Genel Müdürlüğü’nden izin alıp istediği her türlü organizasyonu düzenleyebiliyormuş. […]
[…] Adalar Belediyesi yetkilileri, kulenin SİT alanı içinde bulunduğunu, böyle bir inşaat yapma izni bulunmadığını belirterek, “Kimsenin bilgisi olmadan ve izin alınmadan bu kuleyi inşa etmişler. Üstelik burası sözüm ona yangın kulesi. Her türlü etkinlik için kiralanabiliyor. Yani, burayı rant amaçlı kullanıyorlar. O nedenle tamamıyla yasa dışı olan bir yer” dedi. […]
BÜYÜKADA’YA KARTAL İSKELESİ
Kartal Belediyesi, Büyükada’da iskele çalışması için kazık çaktı. Adalar Belediye Başkanı Farsakoğlu bu duruma sert tepki verdi. CHP’li Kartal Belediyesi, Büyükada’da Orman Bakanlığı’ndan 29 yıllığına kiraladığı arazide yaptığı inşa çalışmaları yüzünden CHP’li Adalar Belediyesi’yle karşı karşıya geldi. Kartal Belediyesi, izin almadan kiraladığı araziye iş makinaları sokup iskele kurmak için kazık çakmaya başladı. Adalar Belediye Başkanı Mustafa Farsakoğlu ise, “Bu uygulama yanlış” dedi. Orman Bakanlığı’nın 282 bin TL yıllık muhammen bedelle ihaleye çıkardığı Büyükada Orman Kampı Plaj Tesisleri’ni 1 milyon 331 bin TL ile Kartal Belediyesi almış, diğer firma 476 bin TL ile ikinci en yüksek teklifi vermişti. Arada 3 kat fark olması tartışma yaratmıştı. “İhtiyaç var,” demişti Kartal Belediyesi’nin daha önceki yönetimden 70 milyon TL’yi bulan borç devralmış olmasına rağmen, böylesi pahalı bir yatırıma girişmesi rakipleri tarafından eleştirilmişti. Belediye Başkanı Altınok Öz, “Hafta sonu Kartal’dan Adalar’a 17 bin kişi gidiyor. İhtiyaç var,” demişti.
İş makineleri sahilde
Plaj, havuz, otel ve mesire yeri bulunan araziyi teslim alan Kartal Belediyesi alanı düzenlemek için çalışmalara başladı. İskele yapılması için denize kazıklar çakıldı. Adalar Belediye Başkanı Farsakoğlu, “Kartal Belediyesi’ni uyardık, şimdi bunu düzeltiyorlar. Kazıkları çıkartıyorlar,” dedi. Kartal Belediye Başkan Yardımcısı Aziz Bayar ise, “Burada 83 kazık vardı. Biz unu 112’ye tamamladık. İlave bir şey yapmadık,” diye konuştu.
Kartallılara özel
Alınan bilgiye göre; ‘Kartal Belediyesi Büyükada Sosyal Tesisi’ olarak işletilecek 44 bin metrekarelik alandan sadece Kartallılar yararlanacak. Özellikle sabit ve dar gelirlilere hizmet için düşünülen alana ulaşım motorlarla sağlanacak. Ücrete, Kartal-Büyükada Orman Kampı Plaj Tesisleri arasındaki motor seferleri de dahil olacak.
_______________________________________________________4
_______________________________________________________5
From:
HİKMET ELİZ
Subject: Hikmet Eliz yeni bir mesaj gönderdi!
Date: December 19, 2011 10:09:28 PM GMT+02:00
To: adalar.postasi@gmail.com
KİME AİT?
Yazımın başlığı “ BU AYIP, hangi belediyeye ait” olmalıydı. 2009 Yerel Seçimleri’nde, İlçe Belediye Başkanlığı seçimini kazanan CHP adayı Sn. Farsakoğlu’nun göreve geldiği günden itibaren, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’yla karşılıklı başlatılan “ÖN GÖRÜNÜM”, “ANA ARTER”, “CADDE”, “MEYDAN” size ait, bize ait, çekişmelerinden zararlı çıkan tarafın ilçe halkımız olduğu gerçeğini, her seferinde görüyor ve yaşıyoruz.
Çoğu kez her iki belediyemizin ticari rant konularında “Al gülüm,ver gülüm” paslaşmalarına da ilçe halkı olarak şahit oluyoruz.
Büyükada vapur iskelesinin çıkışının sağ tarafında sahil şeridinde iki aydır lodos fırtınasının yıktığı, güvenlik parmaklıklarını taşıyan, beton parçasının bulunduğu alan, basit bir önlem olarak çekilen plastik bir bantla kapatılmış.
Bu alanda yaşanabilenecek bir facianın önceden önlenmesi amacıyla bu ayıbın bir an önce giderilmesi için gerekli onarımın yapılması konusunda, Adalar Belediye Başkanlığı ile Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın, yetkisiz yetkililerini göreve davet ediyorum.
Bu görüntü ayıbının,yaptırım gücünü her konuda elinde bulunduran iktidar partisi AKP’nin ilçe binasının tam önünde bulunması,iktidar partisinin ilçemizdeki olumsuzluklara karşı duyarsız kaldığı şeklinde algılanmalıdır.
Hikmet ELİZ
_______________________________________________________6
From:
ULUÇ YURTDURU
Subject: Plan görüşmeleri
Date: December 20, 2011 10:09:51 PM GMT+02:00
To: adalar.postasi.1@gmail.com
Plan görüşmeleri…
ADALAR POSTASI-2630/3 (16.12.2011)‘de
Sayın Baki Nedim Baltacı imzasıyla yayımlanan Adalar İlçesi Nazım İmar Planları hakkında yapılan toplantıda şahsımın kendilerini çok şaşırtan bir soru sorduğunu ve ‘rant amaçlı’ bu soruyla ilgili CHP eski ilçe başkanı ve aynı zamanda mimar olmam sebepiyle kuşkuya kapıldığını söylemektedir. Yapılan toplantının eğer mümkünse CD’sini izlerse benim öyle bir konuya değil farklı bir konuya değindiğimi daha iyi anlayacaktır. Toplantıda plan bilgilerini veren Adalar Belediyesi yetkilisi Sayın Sumru Süslü ticaret+konut bölgelerinde toplam inşaat alanının 200m2’yi geçmeyeceğini beyan edince bunun şimdiye kadar uygulanan yapılara uygun olmadığını, uygulamaya ters olduğunu söyledim, fakat daha sonra Sumru Hanım konuyu düzelterek ticaret+konut bölgelerinde toplam alanın değil taban alanının 200’m2’yi geçemeyeceğini belirtti. Bu konuyu bana sormadan buradan hareketle şahsım adına bu tür ‘rant amaçlı’ düşüncelere kapılan ve bunu da herkese açık böyle bir platformda dile getiren başta Sevgili Büyüğüm Baki Nedim Baltacı olmak üzere tüm Adaseverler’e duyururum.
Selam ve sevgilerimle,
Mimar Uluç Yurtduru
_______________________________________________________7
From: DENİZ TOPRAK
Subject: NE KADAR KURTARSAK KÂR…
Date: December 16, 2011 7:04:12 PM GMT+02:00
To: adalar.postasi@gmail.com
NE KADAR KURTARSAK KÂR…
Ağzınıza sağlık Sn. Avni KURTULDU…
ADALAR POSTASI-2630/1 (16.12.2011):
[…] Yavaş Şehir sembolü salyangozu hak edebilmek için içimizdeki rantiyeci sülüklerden ‘yavaş yavaş’ kurtulmamız lâzım. Yoksa hızlı hızlı mı? Ya, toprağı ağaç, çiçek ve böcek için ana kucağı gibi gören Salyangoz Adası olacağız, ya da Adalarımızı rantiyeci sülüklere teslim edeceğiz!…
Her kim olursa olsun, hangi görev kisvesinin altına sinsice gizlenerek rant peşinde utanmaksızın, arlanmaksızın koşsun, ama karşılarında da birileri olsun. Olsun tabiki de, söylenenleri, yapılanları, yapılmaya devam edilenleri unutmayarak, hep gündemde tutarak, hep utanmazların yüzlerine çarparak olsun. Rant peşinde koşan kurnazların oyununa gelmeden, her yeni oyunlarında eski oyunlarını hafızamızdan silmeden, sildirmeden olsun. Kimin tarafında göründüğüne bakmadan, düşmanımın düşmanı demeden, lakin asla ve asla kimsenin hakkını yemeden yazsak gördüklerimizi bildiklerimizi.
Yazıyoruz elbette ama çok yazsak, çoğumuz yazsak. Sülük de olsa, utanmanın, arlanmanın kırıntısı kaldıysa içlerinde utandırmaya çalışsak. Onlar Adalarımızın kanını emmeden, geleceğimizi yok etme pahasına ceplerini şişirmeden biz çomak soksak o kirli tekere. Ne kadar kurtarsak kâr!…
_______________________________________________________8
From:
SELÇUK ARAL
Subject: Selcuk Aral senin bağlantına yorum yaptı.
Date: December 20, 2011 10:42:02 AM GMT+02:00
To: adalar.postasi@gmail.com
Merhaba ADALAR POSTASI,
Selçuk Aral senin bağlantına yorum yaptı.
“Malesef günümüzde Kınalıada aynen bir ahtopota benzedi!
Her kolunda bir iskele!..”
_______________________________________________________9
From: TARIK KONAL
Subject: “YAVAŞ ŞEHİR” OLMAZ, “DİNGİN İLÇE” DENİLMELİ.
Date: December 16, 2011 9:38:45 PM GMT+02:00
To: adalar.postasi@gmail.com
“YAVAŞ ŞEHİR”
OLMAZ,
“DİNGİN İLÇE”
DENİLMELİ!…
16 Aralık 2011
Saygın Arkadaşlarım,
“Slowcity” ya da “Yavaş Şehir” değil, “Dinginkent” ya da “Sakinkent”-“Sakin ilçe” denmeli. Şehircilik uzmanları, bir yerleşim yerinde yerleşik nüfus 50 binden azsa ve motorlu araç sayısı kısıtlıysa, gürültü kirliliği benzeri olumsuzluklar da yoksa buradaki yaşamı “slowcity” biçiminde tanımlıyorlar. Düşünmeden ve ivecen davranarak Türkçeleştirmişiz bu tanımı ve “yavaş şehir” demişiz. “Yavaş” ve “hızlı” birer fizik terimidir. Bu terimler “bir cismin birim zamanda aldığı yol” için kullanılır. Bir yerleşim yeri hareket etmiyor ki “yavaş” ya da “hızlı” olsun. Üstelik “slow” yalnızca “yavaş” değil “durgun” anlamına da gelir. “Bu yerleşim yerinde ‘sakin’ bir yaşam sürdürebilirsiniz” demek isteniyorsa eğer, bunu anlatmak zor olmasa gerek… Güzel dilimiz Türkçemizdeki “dingin” sözcüğü, bu tanımı daha anlamlı kılmıyor mu? “Sakin kent”, “Dingin kent” ya da “Dingin ilçe” denmeli. Yerel yönetimler güzel dilimizTürkçemiz konusunda duyarlı olmayabilirler; ancak İstanbul’un bu doyumolmaz güzellikteki adalarının gerçek sahibi olan Adalıların güzel ve sakin ilçelerine “yavaş” dedirtmeyeceklerini düşünüyorum. Erinç ve gönenç içinde olmanızı dilerim.
Tarık KONAL
_______________________________________________________10
From: AVEDİS HİLKAT
Subject: FW: TÜRK KIZILAYI ADALAR ŞB. BAŞARISI
Date: December 20, 2011 11:33:07 AM GMT+02:00
To: adalar.postasi@gmail.com
TÜRK KIZILAYI
ADALAR ŞUBESİ
BAŞARISI
TÜRK KIZILAYI ADALAR ŞUBESİ
VAN DEPREMİNDE
ŞUBELER ARASINDA
EN BÜYÜK BAĞIŞI TOPLADI…
Türkiye genelinde 775 şubesiyle yurtta ve dünyada, savaşta ve barışta, afet, deprem, felaketlerde, insanlığa sıcak dost elini uzatan, dil, din, ırk farkı gözetmeksizin merhamet ve insani yardım ilkesiyle 144 yıldır hizmet eden bir kurum olarak geçtiğimiz günlerde merkez Van ve ilçelerinde meydana gelen deprem felaketinde de depremzedelerin yardımına ilk koşan ve insani yardımları ulaştıran Türk Kızılayı, Hürriyet Gazetesi’nin açtığı kampanyaya, Kızılay Adalar Şubesi vasıtasıyla 50.000 TL nakdi yardımla Türkiye genelinde 775 Kızılay şubesi arasında 1. olmuştur.
Hürriyet Gazetesi yetkililerince Türk Kızılayı Adalar Şb. Başkanı Ö. Faruk Berksan’a verilen bilgi doğrultusunda teşekkür edilmiştir.
TÜRK KIZILAYI
ADALAR ŞUBESİ
YÖNETİM KURULU adına
AVEDİS HİLKAT
_______________________________________________________11
From: HALUK DİRESKENELİ
Subject: Kisin Prinkipo
Date: December 17, 2011 12:04:30 PM GMT+02:00
To: adalar.postasi@gmail.com
Kışın Prinkipo…
Değerli okurlar,
Arkadaşlarım soruyorlar; Cumartesi-Pazar tüm gün boş zamanımız var, ne tavsiye edersin, ne yapalım, Prinkipo nasıl, gelinir mi? Gelinirse ne yapılır? Anlatıyorum… Sabah eğer hava açık ise Meteoroloji “güzel bir gün,” diyorsa; Kabataş’tan deniz otobüsüne veya şehirhatları vapuruna binin veya Bostancı’dan yine MaviMarmara… Kendinizi Prinkipo adasına atın! Saat meydanına çıkın, Çarşı’yı boydan boya gezin, açık lokantalara bakın, Konak hep açık. Sonra dilerseniz günlük bisiklet kiralayın, 10 TL veya faytona binin. Küçüktur, Lunapark, Birlik Meydanı’na keyifli bir yolculuk yapın 50 TL. AyaYorgi Tepesi’ne yürüyerek çıkın, Manastır’da dua edin. Yandaki Yücetepe bahçesine bakın, yemek servisi var mı? Varsa şiş, salata, kırmız şarap yaklaşık 50 TL adam başı, sonra yürüyerek inin. Maden tarafından iskeleye dönün, etrafta gezin dolaşın. Akşam vapuruyla dönün. İsterseniz faytonla Büyük Tur yaparsınız. 70 TL!
İyi haftasonları…
Selam ve sevgiler,
Prinkipolu Sisyphus
_______________________________________________________12
From: TARIK KONAL
Subject: “2b” KONULU YAZIM OKUNAMAMIŞSA EĞER…”
Date: December 24, 2011 11:11:16 PM GMT+02:00
24 Aralık 2011
Saygın Arkadaşlarım,
22 Aralık 2011 günü Hürriyet’te Yalçın Bayer Beyefendi’nin köşesinde yayımlanan yazımı, tarayıp, arkadaşlarıma göndermiştim. Kimi arkadaşlarımın bilgisayarında taranmış yazı açılmamış ve okunamamış. Ekte .doc belge biçiminde yeniden gönderiyorum. Aşağıda da açık biçimde yazılmışı var.
Erinç içinde kalın…
Tarık KONAL
* * *
“2b”
BİR SATIŞ DEĞİL
ORMAN TALANININ
AFFIDIR!…
AKP hükümeti, kamuoyunda “2b” olarak bilinen ve “orman sınırları içinde bulunan ve gerçekte orman olan” alanların satılması”na olanak sağlayan yasayı kabul edecek. Gerçekte yapılan bir satış değil, “orman talanını affı”dır.
Devlet, özenle koruması ve geliştirmesi gereken ve tüm ulusun ortak malı olan ormanlarını, aslında “af kapsamına bile alınamayacak bir yağma suçu işlemiş suçlulara” (üstelik onları “işgalci” olarak tanımlayarak, onları suçsuz ve haklıymış gibi göstererek) satıyor.
Bu bir “anayasa suçudur” ve sorumlularının Yüce Divan’da yargılanmalarını gerektirir.
Bu bir ilk değil!
Ülkemizde orman yağmacılığına göz yumma ya da bunu olanaklı kılma ve özendirme, çok partili siyasal yaşama geçiş ile başlamıştı ve sürmektedir. Doğasevmez, yurtsevmez politikacıların, iktidar olabilme yolunda halkın desteğini sağlamanın bir aracı ve oy’a dönüşebilecek “bir mal” olarak gördükleri “orman varlığımız”a karşı işledikleri ihaneti özetleyebiliriz:
1950 yılından günümüze, yurtsevmez politikacıların “yasal düzenleme” adı altında (tam 25 kez) çıkardıkları “örtülü af”larla, orman alanlarımızın % 56’sı (24 milyon hektarı) yitirilmiştir. Bu yitik, yangınlarla kaybedilen orman alanının 2 katından fazladır.
1950 yılında, ülke alanımızın yaklaşık % 60’ını kaplayan ve 45 milyon hektar olan orman varlığımız, bu tür (yağma af’fı çıkarıcı) politikacıların çabalarıyla (!) günümüzde 21 milyon hektara düşmüştür.
Ülkemiz, ormanlarını hızla yitiren ülkeler sıralamasında -ne yazık ki- dünya 2. sidir.
Ulusun öz malını bir mirasyedi savurganlığıyla harcamayı kendilerine kazanılmış bir hak olarak gören, doğasevmez ve yurtsevmez politikacıların, bu yağma affı girişimine karşı çıkmak, ulusal bir görevdir.
Dünya ölçütlerinin çok altına düşmüş olan orman varlığımızın bütünlüğünün bir kez daha yağmaya açılması, doğa yıkımlarına çağrı anlamındadır. Yitip giden yalnızca ormanlar değil, yurdun toprağı ve geleceğidir.
Kaygılarımla,
Tarık KONAL
Yük. Orman Mühendisi
_______________________________________________________13
Hürriyet, 17.12.2011
http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/19480735.asp
1.5 milyon dolara huzurlu ev
Büyükada’daki görkemli ev yabancı basının dikkatini çekti. New York Times gazetesi, 1920’lerden kalma 1.5 milyon dolar değerindeki yedi yatak odalı evin “huzurlu” Büyükada’da olduğunu belirtirken, İstanbul’un son zamanlarda Orta Doğu ülkelerinden çok sayıda alıcı çektiğini kaydetti.
New York Times, “Bu 1920’lerden kalma ev dokuz Prens Adası’ndan en büyüğü olan huzurlu Büyükada’dadır,” diye yazarak, fotoğrafına da yer verdiği yedi yatak odalı evin fiyatının 1.5 milyon dolar (2.74 milyon TL) olduğunu belirtti. Gazete, katlarının çoğu ahşap olan evin girişinde büyük bir koridor, yemek odası, oturma odası, mutfak, ikinci katında ise altı yatak odası olduğuna dikkat çekti.
New York’un objektifinden Büyükada
Teknik olarak İstanbul’un bir ilçesi olan Büyükada’da zamanın donduğunun hissedildiği belirtilen haberde, pazarda yüksek katlı lüks apartmanların çok olduğuna ancak tarihi binalar arasında yenilenenleri bulmanın daha zor olduğuna işaret edilerek, İstanbul’da modern alanlarda eski bir bina isteyenlerin çoğunun binaları kendilerinin yenilediği belirtildi.
ORTADOĞU’DAN ÇOK TALEP VAR
İstanbul dışında gelişen yerlerde satılık daha az pahalı mülklerin de olduğu ifade edilen haberde, İstanbul’un son zamanlarda Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, İran, Katar, Irak, Mısır, Bahreyn ve Suudi Arabistan gibi Orta Doğu ülkelerinden çok sayıda alıcı çektiği vurgulandı. Ayrıca, Büyükada’daki birçok evin sahibinin Türk olduğu, mülk almak isteyenlerin ise Yunanistan, Almanya, Fransa, ABD ve İngiltere’den geldiği belirtilerek, İstanbul’da yabancıların mülk almalarına kendi ülkelerinde Türk vatandaşlarına mülk alma izni verildiği sürece izin verildiğine dikkat çekildi.
Bir Cevap Yazın