Gönderen: adalarpostasi | 03 Kasım 2020

Bir Ada Gezintisi

Burhan Felek’in (11.5.1889-04.11.1982) aziz hâtırasına…


🔘 Burhan Felek, “Bir Ada Gezintisi”, Kırk Yıllık İstanbul Hikâyeleri, İstanbul (1984)53-57.

Bir Ada Gezintisi

Burhan Felek, 1931. Taha Toros Arşivi.*

Sultan Aziz zamanı Meclis-i Vükelâ’da Girid’in ada olduğunu ve adının da ne olduğunu bilmeyenler varmış!

Gerçi bir adamı nazır yaparken coğrafyadan imtihan etmiyorlar ama Girit Adası’nın da ne olduğunu bilmeyenlerin nâzır olması biraz adamın zıddına gidiyor.

Dinleyin! Bir gün Meclis-i Vükelâ’da Girit’e asker sevki mevzuu bahs olmuş. Galiba Bahriye Nazırı Kayserili Ahmet Paşa demiş ki:

— Asakir-i şâhâneyi irkâb ve sevk için kâfi adette sefinemiz yoktur.

Buna karşı vükelâdan birisi:

— O halde karadan sevk edelim.

Teklifinde bulunmuş. Bunun üzerine Ahmet Paşa, refikına şöyle cevap vermiş:

— Paşa hazretleri, Girit Adası bir ceziredir.

— Cezire ise ne olmuş?

— Yani efendim, Kızkulesi gibi etrafı su ile muhattır. Karadan asker sevkı muhaldir.

demiş. Ben bu fıkrayı işittim işiteli, adadan soğumuşumdur. Etrafı su olduğu için acaba kökünü bırakıp yüzüverir mi? diye içime bir vesvese girer. Onun için adayı ve adalıları sevmeme rağmen bir türlü yıldızım barışamamıştır. Buna rağmen ara sıra adaya gider, şöyle bir dolaşırım.

Arkadaşlar ısrar edip dururlardı:

— Bir gün adaya gidelim… Bir gün adaya gidelim, diye.

Bir ara timarhaneye girmiş olan Üsküdarlı şair Hakkı Bey merhum:

“Deli oluncaya kadar çok güçlük çektim; fakat delirdikten sonra pek rahat ettim” dermiş.

Hani ben de adaya gittikten sonra rahat edeceğimi bilsem, gidinceye kadar olan meşakkate katlanmayı göze alacağım ama ondan emin olamadığım için bir türlü bu seyahati gözüm yemezdi. Lâkin dayanamadık ısrarlarına. Geçen hafta “bir âdi gün” adaya gittik. (Bu “âdi gün” tabirini de istemeyerek kullanıyorum. Günün âdisi bence, çalışılmayan, tembellik edilen gündür. Pazar gibi. Ötekiler neden âdi olsun. Bu da günlerin hesabına yapılmış bir haksızlığın şuracıkta protestosudur.)

Bunu da geçelim de şu hikâyemize dönelim.

Vapura bindik. Bindik değil, seğirttik. Vapura binilirken şimdi öyle ağır ezgi fıstıkî makam yürümek kalktı. Böyle yürüyenler ayakta kalacakları için herkes bir ayak evvel bir yere ilişmek istiyor. Bununla beraber bizim vapur o kadar dolu değildi.

— Aşağıda mı oturalım, yukarıda mı?

Ateşliler yukarıyı istedi, ben terliyim diye aşağıyı istedim. Salona girdik.

Vapurumuz kalktı.

— Kahve, çay!

Allahım, o kadar sinirime dokunur ki bu feryat. Günlerden de bir sıcak gün ki sormayın. Bizimkilerden biri başladı anlatmaya…

— Ayak parmaklarım mayasıl olmuş.

Aç karnına dinlenecek şey değil. Tok karnına da dinlenmez ya!

Ben lâkırdıyı değiştirdim:

— Hava da amma sıcak.

O devam etti:

— Sıcakta daha fena oluyor kardeşim. Birbirine yapışıyor. Sizin de olur mu? Allah rahmet eyleye peder merhum da her abdest aldığı zaman parmaklarının arasına pamuk koyardı. Kurumuş güvercin gübresi tavsiye ettiler. Lâkin o da kokuyor.

Ben gene lâfı değiştirdim.

— Bugün deniz hamam gibidir değil mi?

Beriki bundan faydalanarak devam etti:

— aman ben de gireyim. Belki mayasılıma iyi gelir. Mâlum ya mayasıla tuzlu balgam derler.

Ölü denizler mi, başka vapur dalgası mı bilmem, bizimkini hafif hafif yalpalandırıyor. Benim midem dönmeye başladı. Hemen yukarı fırladım. Arkamdan bağırdılar:

— Nezle olursun, terlisin.

— Zararı yok.

dedim ve çıktım. Kınalı’yı geçmiştik… Burgaz’a uğradık… Allah sizi inandırsın, kırk kadar kadın renkli renkli giyinmişler… Şakır şakır gülerek bağırarak: çağırarak vapura doldular. Bunu görenlerden birisi yüksek sesle bağırdı:

— Yahu “bayram” olsa da öpüşsek!

Bu söz “tuzlu balgam”ın bendeki fena tesirini biraz tâdil etti… Adalara kona kona Büyükada’ya vardık.

Bir acayip yerdir. İskelenin loş tünelinin ağzında bir takım kimseler, size:

— Acaba hangi enayiler geliyor?

der gibi bakarlarken siz de gelin gibi kırıtarak Ada’ya ayak basarsınız.

Tam o sırada tanışlardan biri karşıma çıktı… “Ama aile” adadan ayrılmakta ve bizim vapura gitmekte oldukları “hal ve tavır”larından seziliyordu. evvelâ:

— Nereye böyle?

diye sordu:

— Arkadaşlarla şöyle gezmeye geldik.

Cevabını aldıktan ve kendilerine misafir olmayacağımızdan emin olduktan sonra:

— Bize gidelim.

dedi. Ben:

— Müsaade edin! dedikçe:

— Allahaşkına gidelim.

diye sanki ısrar etti. Ve ben reddettikçe mahzun-mesrur olarak ayrıldı, dört beş metre sonra dönerek:

— Bekleriz inşallah diye de plâtonik bir dâvet yaptı.

Biz yürüdük. Allahım, o asfalt denilen kâfir şey. Sıcak bir günde nedir Yarabbi! Aklıma hep ne gelir bilir misiniz?

Herifin biri bir cambazhanede tavukları dans ettirir, para kazanırmış. Tavuk amatörü bir adam merak etmiş., gitmiş herife, tavukları dans ettirmeye nasıl alıştırdığını sormuş.

— Bedava öğretmem cevabını almış. Pazarlık etmişler, şu kadar paraya…

Herif göstermiş… Tavukları bir saç masa üzerine koyuyor, masanın altında da bir mangal yakıyormuş. Saç kızınca ayakları yanan tavuklar başlıyorlarmış sıçramaya… Biz de böyle olduk. Ben, hızlı yürümeye başladım.

— Ayol koşma! dediler.

— Yapamam tabanım yanıyor.

cevabını verdim ve kadınların mantar ayakkabılarının faydalarından birini burada tasdik ettim.

Oranın iyi otellerinden birinde yemeğe gittik. Bizden başka dört kişi daha vardı. Önümüzde banyo alan bir takım kadın ve erkekler, bizi hiçe sayıp rıhtımın üzerine seriliveriyorlardı. İçimizden biri denize girmek istedi.

— Olmaz canım!

dedikse de bir kere tutturdu… İğreti bir mayo buldular… Alaturka bir vücut. “Çof” diye suya atladı. Oradakileri ıslattı. Kâh fıkırtı, kâh şikâyet… Fransızca lâflar… Ben, anlamazlıktan geldim. Bizimki bir müddet yüzdü… Çoktı, geldi.

Yemek vakti, onlar içecekler, ben seyredeceğim. Başladılar çekiştirmeye. Yahu ne içiyorlar be! Bir, bir daha bir daha… Ağızlar çarpılıyor… Gözler çakmak çakmak oluyor… Muttasıl dişler emiliyor… Uzatmayalım… Yemeğe başladık. Istakoz… Bayılırım kâfire… Lâkin her zaman ne bulunur, ne de yenir. Salata, su, ıstakoz, ekmek, su, salata, mayonez, ıstakoz, su, ekmek, salata. arkasından kebap dolma… sarma, salata, yemiş… sıcak, ter, hazım, keymus, keylus, ağırlık bastı. Orada biraz kestirmek istedim. İçim geçti. Derken bir feryat:

— Yah! Kimse yok mu orada?

Uyandım ve fırladım. Önce aklıma “alarm” geldi. Sona, sesin bizim arkadaşlardan birine ait olduğunu anladım. Ötekiler de seğirttiler. Denize girdiydi ya!… Fazlaca da içti. Eh… Allah ne verdiyse yedi de… Biraz başı dönmüş. Sade başı değil, midesi ve barsakları. Otelin alafranga ayak yolunda acayip bir şekilde bulduk. Bir ayağı çanağın içinde, kendi yana yatmış. Üstü başı da berbat.

— Yahu! Az kalsın kanalizasyona gidecektim., bağırıyorum, bağırıyorum işiten yok…Siz, ne biçim adamsınız? Bu herife ne oldu, diye aramak yok mu?

— Ne oldu? Geçmiş olsun.

dedik. Omuzlarından çekip kaldırdık. Anlattı:

— allah cezasını versin. Ben bu alafranga şeylere oturamam. Zaten tahtası da kırılmış… çanağın kenarına çıktım, tünedim… Başım döndü. ayağım içeri kaydı. Kunduram çanağın deliğine girdi. Çıkaramadım. Uğraştıkça saplandı, gözü kör olası… Bu hale geldik.

Ne ise üstünü başını temizledik… Pantalonunu yaş bezle sildirip astık. Mayo giydirip kendisini güneşe uzattık… Arkadaşlar:

— Şimdi ne yapacağız?

diye soruşturmaya başladılar.

— Adam sende. Burada oturalım. Bir beş tavla oynarız.

— amma yaptınız yahu! Adaya gel, tavla oyna! Beyazıt Camisi’nin avlusu ne güne duruyor. Dolaşalım.

— Tur yapalım.

— Olur… Büyük mü, küçük mü?

— Rey toplarız. Ne dersiniz?

— Küçük… Sıcakta büyük olmaz.

— Büyük.

Sıra bizimkine geldi. Sordular:

— Sen ne dersin? Küçük mü yapmak istersin, büyük mü?

— Ben ikisini de yaptım. Siz keyfinize bakın! Beni rahat bırakın.

dedi. Bıraktık, çıktık tura… Habire gidiyoruz… Hâlâ gidiyoruz birader. Bu büyük tur ne bitmez tükenmez şey!


Burhan Felek (11.5.1889-04.11.1982)*

Uzun yıllar Gazeteciler Cemiyeti’nin Baş­kanlığı görevinde bulunan, tüm gazetecile­rin “Şeyhül muharririn” olarak tanıdıkları ünlü yazar ve gazeteci Burhan Felek, 1889 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Devlet Şûrası âzâlarından merhum Ziya Bey’in oğlu olan Felek, İstanbul Hukuk Fakültesi’ni (o zamanki adıyla Hukuk Mektebi’ni) bitirdikten sonra, bir süre liselerde Fransızca öğretmenliği yaptı ve daha sonra basın hayatına katıldı. 1925 yılında ilk olarak Vakit gazetesinde çalışmaya başlayan Burhan Felek, sırasıyla Vatan, Yeni Ses, Milliyet, Tan, Cumhuriyet ve tekrar Milliyet gazetelerinde sayısız yazı­lar, fıkralar yazarak büyük bir üne ulaştı. Gazeteciliği yanı sıra sporla da uğraşan Burhan Felek, 1907 yılında Anadolu Kulübü’nü kurarak, uzun yıllar Millî Olimpiyat Komitesi Başkanlığı görevini yürüttü. Buna paralel olarak, zamanının ünlü futbol ha­kemlerinden biri olup çeşitli spor federas­yonlarında başkanlıklar yaptı. Yaşamı boyunca birçok kitap da yayınla­mış bulunan Burhan Felek’in başlıca eserleri şunlar: Hint Masalları – Gezi Notları, Adem’den Bugüne Kadar Büyük Aşklar (1945), Felek – Fıkralar (1947), Vatandaş Ahmet Efendi – Mizah (1957), Don Camillio (çeviri). Öleceği güne kadar yazılarını yazmaya devam eden ve Gazeteciler Cemiyeti B aş­kanlığı görevini sürdüren Şeyhül Muharririn Burhan Felek, 4 Kasım 1982 günü İstanbul’­da hayata gözlerini kapadı.


Ah Felek, vah Felek*

Bütün hayatı zarafet ve nükte içinde parıldayan bir üstadı, bir İstanbul beyefendisini kaybetmenin derin hüznünü yaşıyoruz. İftihar ve takdir duygulariyle Türk Basını’nın göğsünü kabartan bu yazarlar pir’i, tanrının lutufkârlığyla, bir kaç jenerasyonla birlikte yaşama mazharişetine ermişti.

Kendinden evvelkilerle, kendi çagdaşlariyle, daha sonraki kuşaklarla yapmış olduğu uzun ve şerefli meslek yolculuğunda, bir gün olsun duraklamadı. Dün’ü bugün’e, bugün’ü yarın’a bağlayan en uzun basın köprüsünü geçerek, yol kavşaklarına mesleğinin işaret taşlarını dikti.

Okuyucularıyla kurduğu dostluğu, bir eski zaman şaşaası içinde duyulan Burhan Felek, millî geleneklerimizin yürekli bekçisi ve İstanbul’un mânevî bir köşesi gibiydi, okuyucuları bu mânevî köşede yaşarlardı. İstanbul’un, tarihe karışan eski ve ceyrine, yaşamına doyum olmaz renkli semtleri gibi, Burhan Felek de bu şehrin buruk tarihine karıştı. Yıllaroa sihirli nükteleriyle okuyucularını gülderen Burhan Felek, onları ağlatarak, aralarından ayrıldı.

Felek üstadımız, huzurlu ve neşeyle dopdolu olan uzun yaşamıyla, halk şâirimiz Karacoaoğlan’ın hayat felsefesini yansıtan şu şiirine, âdeta karşı çıktı! Karacaoglan şöyle demişti:

Çok yaşayıp mihnet ile ölmekten,
Az yaşayıp, devran sürmek yeğ imiş…

Burhan Felek, çok yaşadı ama mihnetle ölmedi. Çok yaşadı, hem de kalemiy­le imrenilecek bir devran sürerek yaşadı. Bu duygularla aramızdan ayrıldı. Gittiği yer nur olsun ve tanrının rahmetleriyle dolsun.

Taha Toros


* Seneler senesi derlediği âdeta “Mâzî Cenneti” o muazzam kültür hazinesini İstanbul Şehir Üniversitesi vasıtasıyla meraklılarına sunan Taha Toros Beyefendi‘nin (1912-2012) aziz hâtırasına her daim hürmet ve sonsuz minnetle…
)O(

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: