Gönderen: adalarpostasi | 28 Mayıs 2026

Sene 1892, Sergey Nikitiç Filippov Prens Adaları’nda…

İstanbul Seyahatnâmesi

Osmanlı İmparatorluğu ile Rus İmparatorluğu arasında doğal bir sınır oluşturan Karadeniz’in kıyısındaki liman kenti Odessa’dan kalkan bir yolcu gemisi, uzun ve yorucu bir deniz yolculuğunun ardından Boğaz’ın sularına girer. Gemide, Rus toplumunun varlıklı sınıfına mensup yolcular vardır. Onlardan biri, İstanbul’a dair gözlem ve izlenimlerini kaleme alarak bu kadim şehir hakkında literatüre yeni bir seyahatnâme kazandıracak olan gazeteci-yazar Sergey Nikitiç Filippov’dur.
Filippov’un Konstantinopolis’i, Doğu’nun büyüleyici ve şaşırtıcı dünyasına dair sanatsal bir anlatıdır. Yazarla birlikte Tarihî Yarımada’yı, Galata’yı, Pera’yı ve Prens Adaları’nı gezecek; Boğaz’da görkemli bir yolculuğa çıkacak, Üsküdar ve Ayastefanos’un sokaklarında dolaşacaksınız. Konstantinopolis’in tarihî merkezinde adım adım ilerlerken kentin geçmişine dair pek çok ayrıntıyı keşfedecek, 1890’ların İstanbul’unu tüm ihtişamıyla gözlerinizin önünde canlandıracaksınız.
Filippov için İstanbul, Şark’ın tüm ihtişamını ve esrarını yansıtan büyük bir tablo, baş döndürücü bir renk cümbüşüdür. Burada, yazarın hayalindeki panoramanın içine girecek; kimi zaman beklentilerle gerçeklik arasındaki tezatla yüzleşecek, kimi zaman şaşkınlık ve ürperti hissedecek, kimi zaman da gördüğü güzellikler karşısında derin bir hayranlığa kapılacaksınız. Bizans’ın izlerini süren Filippov, —kendine özgü şiirsel ve metaforik diliyle— İstanbul’un mabedlerini, saraylarını, sur ve kalelerini anlatırken; gündelik yaşamı da tüm ilgi çekici hatta yer yer tuhaf yönleriyle gözler önüne seriyor.


Sergey Nikitiç Filippov (yay. haz. Rıfat Behar, çev. Selim Yılmaz), İstanbul Seyahatnâmesi, İstanbul (2026)13-14:

GİRİŞ

Kitap:

Sergey Nikitiç Filippov’un eseri, —İstanbul’a görev icabı gelip de geride eser bırakanların eserlerinden yapılan birkaç çeviri hariç tutulursa— Rusça’dan Türkçe’ye çevrilip yayınlanan ilk İstanbul seyahatnâmesi olma hüviyetini taşıyor. Eserin salt İstanbul’u ele alan ve kitap hâlinde basılan az sayıdaki Rusça seyahatnâmeden biri olması da eseri benzersiz kılıyor.

Eser 1893’ün Ocak ayında¹ Moskova’da E. Lissnera i YU. Romana’nın matbaasında basılmış,² düzeltilmiş 2. baskı 1915 yılında (yazarın vefatından sonra) Petrograd’da yayıncı V. A. Berezovskiy tarafından yapılmıştır.³ Özellikle ilk baskının piyasaya verilmesi ile çeşitli süreli yayınlar eserin duyurusunu yapmıştır.⁴

Birinci baskı 18×12.5 cm ölçülerindedir. (Elimizdeki sayfa kenarları bir miktar tıraşlanmış özel cildindeki nüshaya göre yapılmıştır.)

Kitap resimsiz olarak basılmıştır. Ön kapaktaki çini mürekkebi resim ise O. Renach tarafından yapılmıştır.

Yazar metnin daha önce Русских Ведомостей [Russkiye Vedomosti] gazetesinde yayınladığını ifade ediyor. Gazetenin 1892 yılının ikinci yarısına ait nüshalarında olması gereken tefrikanın tarihlerini tespit edemedik.⁵

Kitabın birkaç bölümü kitabın basımından sonra çeşitli yayınlarda tekrar yayınlanmıştır.⁶

Seyahat:

Filippov İstanbul’a Odessa’dan denizyolu ile geliyor.

Filippov’un seyahatinin tarihini belirtmemiş olması bir eksiklik olsa da metin içinde geçen bilgilerden seyahatin tarihi kolayca tespit edilebiliyor. Filippov, Aya Stefano’yu anlattığı 231. sayfada Rus “ordusunun buraya gelişinin üzerinden henüz on beş sene bile geçmemesine rağmen” diyor. Bu bilgi seyahatin tarihini 1892 yılına getiriyor. Kitabın metninde 1892’nin doğruluğunu destekleyecek başka bilgiler de var. Mesela Nikolayev Hastanesi ile ilgili istatistiki bilgileri listelerken 1891 yılına ait bilgileri en güncel veriler olarak sunuyor. Son olarak selamlık törenini izlerken Abdülhamid elli yaşında diyor. Abdülhamid 1842 yılında doğduğuna göre seyahat tarihi 1892 olarak kesinleşmiş oluyor.

Verdiği bilgilerden Filippov’un, İstanbul’u 34 yaşında genç bir yazarken havanın sıcak olduğu bir mevsimde ziyaret ettiği anlaşılıyor. Eserinde şehirde ne kadar süre geçirdiğini yazma gereğini duymamış. Ancak verilen bilgilerin kapsamından bu sürenin birkaç haftadan az olmaması gerektiğini düşünüyoruz. […]

________________________

1 Kitabın 1893’ün hemen başında yayınlanmasını, kitap ile ilgili bir eleştiri yazısının Русское Обозрение dergisinin 1893 yılı Ocak sayısında yayınlanmasından anlıyoruz.
2 Сергей [Никитич] Филиппов [Sergey Nikitiç Filippov]: Константинополь, Его Окрестности и Принцевы Острова [Konstantinopol, Yego Okrestnosti i Printsevy Ostrova (Konstantinopolis, Çevresi ve Prens Adaları)], Типография Э. Лисснера и Ю. Романа [Tipografiya E. Lissnera i YU. Romana], Москва [Moskova], 1893. Çeviride bu baskı kullanılmıştır.
3 Павел Артемьевич Левашов [Pavel Artemyevich Levashov], План и Страдание Россиян у Турков, или Обстоятельное Описание Бедственных Приключений, Претерпенных Ими в Царь-Граде по Объявлении Войны и При Войске, за Которым Влачли их в Своих Походах; с Приобщением Дневных Записок о Воинских их Действиях в Прошедшую Войну и Многих Странных, Редких и Любопытных Происшествий [Plen i Stradaniye Rossiyan u Turkov, ili Obstoyatel’noye Opisaniye Bedstvennykh Priklyucheniy, Preterpennykh Imi v Tsar’-Grade po Ob”yavlenii Voyny i Pri Voyske, za Kotorym Vlachili ikh v Svoikh Pokhodakh; s Priobshcheniyem Dnevnykh Zapisok o Voinskikh ikh Deystviyakh v Proshedshuyu Voynu i Mnogikh Strannykh, Redkikh i Lyubopytnykh Proisshestviy], Санктпетербург [Sanktpeterburg], 1789.
4 Старая Турция и Младотурки. год в Константинополе, Петроград, 1916.
5 Пётр Александрович Чихачёв (1812-1890)


Sergey Nikitiç Filippov (yay. haz. Rıfat Behar, çev. Selim Yılmaz), İstanbul Seyahatnâmesi, İstanbul (2026)181-191:

6.

PRENS ADALARI’NDA

Yaz aylarında sadece çılgın Galata değil Pera da dayanılmaz bir hâl alıyor. Bir yanda çöp yığınları ve pislikler, diğer yanda bunlardan yayılan gazlar ve tozla ağırlaşan hava Konstantinopolislileri şehrin dışına sürüyor. Onlar da Boğaziçi kıyılarına, tren yolu boyunca San Stefano’ya kadar uzanan köylere yerleşiyor veya Prens adalarına göçüyorlar.

Gözün görebildiği yerde böylesine bir güzellik varken uzaklara gitmeye ne lüzum var? Yeni çevrelerde, yeni intibalarla elde edilecek meşru rahatlama arzusu buradaki halkı bizdeki kadar güçlü bir kuvvetle ele geçirmiyor. Bu duygu, biçimsiz şehirlerde, sefil bir tabiatın içinde yaşayan biz kuzeylilere özgü. Güneyin zengin gökyüzü, canlı bitki örtüsü, masmavi suları ve muhteşem manzaraları. Bütün bunlar Konstantinopolis’in etrafında ve her zaman gözünüzün önündedir. Her şey bu kadar yakındayken yaz için neden uzaklara gidesiniz ki?

Özellikle Prens Adaları, güneye özgü hazların hepsini bir araya getiriyor. Bunlar sadece Marmara Denizi’ndeki sevimli adalar değil, denizlerin en tatlısının yüzeyinde yüzen rengarenk, hoş kokulu ve parlak çiçeklerden oluşan sepetlerdir.

Adalara giden İdare-i Mahsusa şirketlerinin vapurları Valide Sultan köprüsünden neredeyse her saat başı kalkıyor. Her sefer Levantenlerden, yabancılardan, Ermenilerden ve Rumlardan oluşan kalabalıkları getirip götürüyor. Genelde Türkler Adalar’a nadiren giderler çünkü kendi cennet köşeleri olan Üsküdar’a sahipler. Saydığımız milletler, Köprü’den sadece bir buçuk saat süren ve sonuçta sadece 5 kuruşa mal olan bu kısa yolculuklara hayran olurlar.

Konstantinopolis limanını arkamızda bırakıp Sarayburnu’nu geçtiğimizde Marmara Denizi’ne açılmış oluyoruz. Galata ve Pera burnun arkasında kayboluyor. Yüzlerce yıllık surların berisinde yükselen İstanbul bu taraftan bakıldığında yepyeni bir güzelliğe bürünüyor. Surlar tam da denizin başladığı yerde yükseliyor ve görünümleri gitgide daha görkemli, süslü, aynı zamanda da keskin bir hâl alıyor. Bu kalıntılar denizden bakıldığında karadakinden çok daha güçlü bir izlenim uyandırıyor. Bütün şehir avucunuzun içinde gibi. Haşmetli panoramada beliren çirkin görünümlü harabeler size kadim geçmişlerini anlatıyor. Cezbedici maviliklerin ötesinde genişleyen her şey mavi ufuklara doğru uzanıyor. Küçük Asya dağlarının çizgileri gittikçe belirsiz bir hâl alırken ışığın tonları Adalar’da kararsız bir oyun oynuyor. Mavi sisin içinde görünüyorlarken sonra bir anda güneşte parlayıveriyor, her dakika farklı renklere bürünmeye başlıyorlar.

Adalar her an gözünüzün önünde. Başlangıçta tek bir büyük ada gibi görünseler de yaklaştıkça toplu hâlde Prens Adaları olarak bilinen küçük adaları ayırt ediyorsunuz.

Bu isim tabiri caizse aşama aşama gelişen bir merakın ürünü. Eski Yunanlar adalarına ilk olarak Halk Adaları anlamında Demonisi adı vermişlerdi. Anlaşıldığı kadarıyla o dönemlerde buralar mutlu ve sakin yerlerdi. Bizanslılar sonrasında onlara Papaz Adaları manasına gelen Papadonizi adını verdiler. Papaz Adaları ancak imparatorlar döneminde en yüksek mertebeye, Prens Adaları olarak anılmaya başladıklarında ulaştılar.

O andan itibaren Bizans tarihinde oldukça tuhaf bir rol oynamaya başladılar: Bir yandan denize giren prenslerin ve canı sıkılan prenseslerin eğlence yerleriydi; öte yandan aynı şen prensler burada işkence gördü, boğuldu ve katledildi. Adalar’ın manastır arşivleri çeşitli imparatorların, patriklerin ve Bizans’ın diğer soylu kişilerinin hapsedildiği, işkence edildiği, kör edildiği ve öldürüldüğü olaylarla doludur. Tek okuduğunuz, burada filanca eski imparatorun falancanın taraftarları tarafından kör edildiği, bir başkasının zorla papaz tıraşına tabi tutulduktan sonra boğulduğu, bir diğerinin cesedi parça parça edilmiş hâlde buraya geldiği.

Dokuz tane adanın sadece dördünde yerleşim var: Prinkipo, Halki, Antigone ve Proti. Gerisi yaşamın imkânsız olduğu kaya yığınlarından ibaret.¹ Bunların en kalabalık ve güzelleri Prinkipo ile Halki. Her ikisi de sadece yazlık mekânı olarak hizmet vermekle kalmıyor, aynı zamanda önemli bir yerleşik nüfusa da sahipler.

Vapur iskeleden ayrılmış olsa da kıpır kıpır Galata kendisini hatırlatmayı ihmal etmiyor. Galatalı satıcılar güverteye adımınızı attığınız andan itibaren size tavlikafe², allumetti³ ve suuk-su⁴ teklifine başlıyor.

Neologos!⁵ Levant Herald!⁶

diyen gazeteci önünüzde kabarıyor.

Stamboul!

diyen bir diğeri onu bastırıyor.

Vapurla yaptığınız bu yolculuk boyunca geride kalan Galata’nın seslerini duyuyorsunuz. Yolcuların bileşimi elbette çok dilli ve rengarenk. Güneyin mizacı kendisini hemen belli ediyor. Levantenler, yabancılar ve özellikle de Rumlar her şeyden önce Polichinelle’leri andırıyor.⁷ El-kol hareketleri yapıyor, sebepsiz yere öfkeleniyor, ortada hiçbir sebep yokken hiddetleniyor ve kendilerini kelimeler kadar jestlerle de ifade ediyorlar. Bu hâlde iki bayan arasında otururken kulaklarınızı tıkamak mecburiyetinde kalıyor ve her an bir kavganın arasında kalacakmış gibi hissediyorsunuz. Halbuki onlar o esnada huzur içinde sohbet ediyorlar. Vapurun çoğunluğunu da onlar oluşturuyor. Geriye kalanlar birkaç mütevazı Türk subayından ibaret; belki uzun bacaklarını neredeyse tüm güverteyi kaplayacak şekilde uzatan bir Amerikalı veya havan topu büyüklüğünde dürbünü olan bir İngiliz turist de gözünüze takılacaktır.

Proti ve hiçbir ilgi çekici yanı olmayan, kayalık bir ada olan Antigoni’de iki kısa durak yapan vapur başka bir adanın kıvrımlarının yanından yükseliveren Prinkipo’ya doğru yol alıyor.⁸

Prinkipo, vapurdan bakıldığında, pasta şefinin yaratıcı bir hayal gücüyle karmaşık bir şekilde süslediği muhteşem bir pastayı andırıyor. Adanın ön yüzü her üsluptan mimariye sahip zarif villalarla doludur. Mavi, sakin sulara yansırlar, yeşillikler içinde boğulurlar, güzellik ve zarafette birbirleriyle yarışırlar. Sahipleri Konstantinopolis plütokrasisinin⁹ tam bir defteridir. Yolcular bu şatafatlı villaların sahiplerinin isimlerini söylerken Fenerli ve Acem bankerlerin adlarını duyarsınız.

Çevresi 15 verst [16 km] olan bu büyük ada, suyun üzerinde alçak bir piramidi andırarak yükseliyor. Baştan aşağı ormanla kaplı adanın tepesinde ise Aya Yorgi Manastırı’nın kilisesi dikkatinizi çekiyor.

Prinkipo hem dışarıdan hem de toprağına adım attığınızda Doğu’ya hiç benzemiyor. Burada İstanbul’a ne kadar yakın olduğunuzu unutup kendinizi güneyin dokunuşundan esintiler taşıyan Avrupa’nın bir tatil beldesinde veya Batı’nın bir eğlence şehrindeymişsiniz gibi hissediyorsunuz. Burası Nice’deki Promenade des Anglais’in veya Monte Carlo’nun başarısız bir kopyası gibi.

Sıra sıra soyunma kabinlerinin [deniz hamamları] yanından geçen vapur minyatür iskeleye vardığında otellerin gösterişli tabelaları hemen gözlerinizin önünde beliriyor. Karaya adımınızı atar atmaz kendinizi Güneye özgü café chantantda¹⁰ buluyorsunuz. Hôtel des Etrangers’in yakınında birkaç orkestranın müziği gece geç saatlere kadar gürlüyor. Birbirine bitişik olduklarından bahçe ve kafelerin hepsi yakındadır.

Buradaki pallmall müzik kulaklarınızı çınlatmakla kalmayarak sizi şenlik havasına sokuyor. O anda eğlenmek isteyen insanların olduğu bir parti mekânına geldiğinizi hissediyorsunuz.

Prinkipo’nun en şık ve güzel merkezi olan Giacomo caddesine¹¹ uzanan promenad¹² burada, bu bahçe ve kafelerin olduğu yerde başlıyor. Yazlıkçıların bütün ihtiyaçlarının karşılandığı ticaret burada dönüyor, adanın en iyi iki oteli (Giacomo ve Calypso) ve denizden gördüğünüz çiçek tarhlarının ve bahçelerin içindeki köşkler de burada yer alıyor. Yerel yaşamın nabzı burada atıyor. Şık görünümlü insan selleri öğle saatlerinden başlayarak bu caddeden promenada doğru yürümeye başlıyor ve Marmara Denizi’nin dalgalarının sıçradığı sahile ulaşıyor. Sıra sıra güzel faytonlar, en egzantrik kabrioletler¹³, atlılar, Rum, Ermeni ve Levanten güzeller, parlak elbiseler, küçük eşeklere binen çocuklar, farklı milliyetler, diller ve aksanlar. Bütün bunlar devinim, renk ve sesle dolu muhteşem bir resim oluşturuyor. Her şey canlı, eğlenceli, şamatalı ve renkli, herkesin gözlerinde bir parıltı. Burası bizim ülkemizin şenliklerine hiç benzemiyor.

Ada çok sevimli bir oyuncak. Havanın saflığı, yeşilliklerin zenginliği, mükemmel deniz banyosu keyfi, mis kokulu akşamlar, yumuşak bir kucaklama ve sıcaklıkla dolu dingin ve hassas geceler, Marmara Denizi’nin fosforlu yansımaları ve güneyin gökyüzünün tutkuyla çırpınan yıldızlarının olduğu geceler yaz aylarında Prinkipo’da yaşamın zevkleridir. Öğleden sonra, daha doğrusu erken sabahın sıcağında, güneş ışıl ışıl parladığında, mavi denizin ve göğün enginliğinde zümrüt gibi görünen ada daha da iyi hissettirir.

Bir eşeğin sırtına oturarak zirveye uzanan patikayı tırmanıyorsunuz ve dairesel şekli sayesinde fark etmeden tüm adanın çevresini dolanmış oluyorsunuz. Yol yukarı doğru kıvrılıyor ve Ermeni kilisesi ve son yazlıklar ağaçların arkasında kaybolduğunda, kendinizi hemen aşağıdaki kafe hayatından uzaklaşmış hissediyorsunuz. Etrafınızda sessizlik ve huşu hâkim. Ormanın kokusu bir çocuğun yüzündeki mutlu tebessüm gibi sabahın yalnızlığında dağılıyor. Öğlen sıcağına henüz var ve orman şimdilik serin, hava boğucu değil. Kısa boylu çamlar, en küçük esintinin nefesi ile titreyen ve gümüşi bir renge dönüşen küçük yapraklı zeytin ağaçlarına karışıyor. Cumorah çalıları, tepenin yamaçları boyunca yoğun öbekler şeklinde yayılmış, ışıltılı sarılıklarını ortaya çıkarıyor. Orman şimdi daha yoğun ama sonra aniden seyrekleşiyor ve yakacak odun için acımasızca yok edilen, yakın zamanda kesilmiş ağaçların taze gövdelerini görüyorsunuz…

Rüzgârlı patikamız her dönüşte muhteşem manzaralar ortaya çıkarıyor. Yeşilliklerin arasında, küçük vadilerde, çam korularının arasında gözünüze iki Rum manastırı ilişiyor: Aya Nikola ve Aya Hristos. Şu anda tırmandığınız tepenin zirvesindeki Aya Yorgi gibi ikisi de küçük manastırlar. Aya Yorgi adanın en tepesinde inşa edilmiş. Küçük manastır yalnız ve terkedilmiş. İçinde sadece bir keşiş yaşıyor.

Buradan, bu noktadan bakıldığında görüntü çok güzel. Adaların yeşil tepeleri denizin şeffaf mavisinde yükseliyor; Küçük Asya’nın açık mavi dağları sakin öğle bulutlarının sırtlarına benziyor; uzaktaki İstanbul minareleriyle sanki mavi bir duvarla örtülü, rüzgârdan yoksun rehavet verici havada rüyaya dalmış gibi görünüyor.

Akşamları, gün batımında ada halkı gündüz uykusundan uyanıyor. Perdeler, tenteler ve panjurlar çoktan açılmış, sahil şeridi ve ana cadde gürültücü kalabalıklarla dolu. Buharlı vapurlar Pera’dan çeşitli bankacıları, tüccarları ve temiz hava solumak isteyen insan gruplarını getiriyor. Yazlıkçıların orkestraların müzik ziyafeti eşliğindeki koşturmacası başlıyor.

Otellerde akşam tabildotu yerlerinin hepsi dışarıdan gelen halk tarafından tutulmuş durumda. Rum usulüne göre biberle iyice marine edilen sofranın olmazsa olmazı zeytinli akşam yemeği, farklı sınıf ve düzeylerdeki insanların birbirlerinden hiç utanmadığı büyük bir istasyonun kargaşasını daha çok anımsatıyor. Farklı diller konuşsalar da burada Rum unsuru baskın geliyor.

Akşamları, kural olarak otellerdeki tüm odalar Konstantinopolis’ten gelenler tarafından tutulmuş olur ve her gün otellerin ahalisi değişir. “Giacomo” otellerin en konforlu ve en pahalısı olarak kabul edilir. Ancak komşusu “Calipso”, tam da Marmara Denizi kıyısındaki konumuyla övünebilir. Gerçekten de terasının basamakları neredeyse suyla yıkanıyor. Yaşam hem bu otelde hem de diğerinde nispeten ucuzdur. Günlük konaklama 10-20 franktır ancak şunu da eklemek gerekir ki burada yiyecekler oldukça kötü.

Prinkipo’da eğlence hayatı geç saatlere kadar devam ediyor. Uykuya dalarken bile dışarıda çalan müziği, sokakta gezen insanların konuşmalarını ve havai fişeklerin sahilden gelen seslerini duyuyorsunuz. Sabah ise erken saatteki bir saatlik yüzmeden sonra vapurlar adadaki adalı yazlıkçıları Konstantinopolis’e geri götürmeye başlıyor. Anlaşılan, kadınları tatil günlerinde ziyaret eden erkeklerden burada da var. Adada neredeyse sadece sabahtan akşama kadar alışılagelmiş yaşam tarzlarını sürdüren Rum, Ermeni ve Levanten kadınları kalıyor. Gün boyunca kanepelerinde yatıyor ve evlerinden sadece deniz banyosu için çıkıyorlar. Prinkipo günbatımına kadar uyukluyor.

Diğer meskûn ada olan Halki ise Prinkipo’nun aksine bambaşka bir yaşam tarzı sunuyor. Prinkipo’daki Café-chantant akımı, modaya uygun tuvaletler, gösteriş yaparak gezenler, şık kalabalıklar, akşam gezintileri ve müzik Halki’de yok. Halki, mütevazı zevkleri olan huzuru ve sükûneti seven sıradan insanların yeri. Prinkipo’dan daha sade ama aynı zamanda daha güzel, belki de tüm Prens Adaları grubunun en güzeli. Nüfusunun tamamı Rum ancak son zamanlarda Türkler de buraya yerleşmeye başladı.

Prinkipo’dan bu adaya tekneyle veya buharlı vapurla ulaşabilirsiniz. Vapur yolculuğunun ücreti yalnızca 10 paradır (2 kopek). Sadece ücrete bakarak bile iki adanın birbirine ne kadar yakın olduğunu anlayabilirsiniz.

Türk denizcilik okulunun¹⁴ bulunduğu iskeleden doğrudan Halki’nin temiz, güzel konumlanmış Rum köyüne giriyorsunuz. Köyün üzerinde bir çam ormanı adayı kaplamaya başlıyor. Çam ve dikenli çalılıklar buranın bitki örtüsü. Demirli-taşlı toprak, diğer ağaç türlerinin iyi kök salmasına izin vermiyor. Ancak aynı toprak, yazın yaşam için Halki’yi hijyenik açıdan en sağlıklı yer hâline getiriyor.

Ada doğal hâliyle son derece pitoresk¹⁵ bir yer. Size hayranlık uyandıran manzaralar sunuyor. Burası daha geniş ve daha derin bir ufuk çizgisine sahip olduğu için Prinkipo’dan daha güzel manzaralara sahip. Hareketsiz yelkenli teknelerin bulunduğu, uzaklarında sıradağ manzarası olan bu denize baktığınızda bir huşu duygusu sessizce ruhunuza iniyor. Her şey mavi bir ışıltıya, mavi göğe bulanmış durumda. Buradan gördüğünüz Prinkipo’nun beyaz köşkleri bile tanınmayacak bir maviliğe bürünüyor ve bu güzel mavilikte, bir martı suyun üzerine çakan bir şimşek gibi ansızın süzülüveriyor. Onu yelkenlerini indirip âdeta donmuş hâlde bekleyen teknelerden ayırmak neredeyse imkânsız.

Halki, gösterişten uzak bir ortamda dinlenmek isteyenler için gerçekten de harika bir köşe. Gerçi burada Prinkipo’daki gibi oteller yok, pek çok konfor da eksik ama buna katlanabilirseniz Halki çok çekici bir yer. Sağlık veren havası, doğası, insana huzur ve teskin edici bir etkisi olan güzellikleri bu mahrumiyetlerini fazlasıyla telafi edecektir.

Patrik Nikodim¹⁶, gözlerimizin önüne serilen manzarayı işaret ederek İnsan burada hastalanmaya utanır, karşınızda hiç değişmeden duran böyle bir güzellik varken sıkılmak mümkün mü? diyor.

Onun saadet bahçesinde oturup bakmaya doyamadığımız bu güzelliklerden gözlerimizi ayıramıyorduk. Ölçülemez mavilikler önümüzde geniş bir şekilde uzanıyordu. İkindi güneşi Küçük Asya’nın dağlarının zirvelerinde turuncunun tonlarıyla ışık oyunları oynuyordu. Gökyüzü ve deniz birbirine karışıyordu. Prinkipo, villalarının çizdiği renkli kenarın üzerinde yeşil bir perde gibi yükseliyordu. Uzaklarda süzülen bir vapur hareketsiz gibi duruyordu. Bahçede ilham verici bir sessizlik vardı. Çiçek tarhlarındaki parlak çiçekler güçlü bir koku yayıyordu. Kehribar renkli üzüm salkımı güneşte parlıyordu. Oturduğumuz kameriyeyi gür bir begonvil ağı sarmıştı ve kırmızı çiçekler mum ışıkları gibi parlıyordu.

Patrik sözlerine şöyle devam ediyordu;

Konstantinopolis yakınlarında Halki’den daha hoş ve sağlıklı bir yer bilmiyorum. Burada hastalıktan bahsedildiğini hiç duymadım. Burada yüz yaşına kadar yaşayan ne kadar çok insan olduğuna bir bakın.

Kendi tabiri ile “7 yıl, 7 gün” patrikhane tahtında oturan eski Kudüs Patriği Nikodim şimdi istirahat için Halki adasına, Aya Yorgi Manastırına yerleşti. Manastır, Kutsal Kabir Kilisesine ait. Bu buradaki üçüncü manastır. İlk ikisinin birinde Rum Ortodoks Ruhban Okulu, diğerinde Rumların ticaret okulu bulunuyor. Aya Yorgi Manastırı küçük, sefil bir ibadethane. İçindeki konutta bir zamanlar Kudüs Patrikhanesi’nin Moskova’daki temsilciliğinin papazı olduğu için Moskova’nın yakından tanıdığı patrik yaşıyor.

Kudüs Patrikhanesi ve maddi kaynaklarına ilişkin bilgiler oldukça ilgi çekicidir. Aşağıda da görüleceği gibi biz Rusların, patrikhane gelirinin büyük kısmının Rusya tarafından sağlanıyor olması nedeni ile bu bilgileri merak etme hakkını kendimizde görüyoruz.

Kudüs Patrikhanesine bağlı 65 köy ve şehirde yaşayan Ortodoks halkın sayısı 25 bin ila 27 bin arasında. Bu bölgelerde 24 papazın görev yaptığı 29 kilise var. Üst yönetim, patriğe ilave olarak 7 metropolit, 6 başpiskopos ve 1 piskopostan oluşuyor. Neredeyse hiçbirinin bir makamı bulunmuyor ve iki-üç tanesi dışında hepsi Kudüs’te ikamet ediyor. Kudüs kilisesinin bütün piskoposlukları Kutsal Kabir Kardeşliğine bağlı¹⁷ Bunun yanında patrikhane yönetiminin görevlileri ile piskoposluğun din adamları onun bünyesinde yer alıyor. Örneğin, patrikhanenin gelirleri 1883 yılında 483 bin 457 rubleye ulaştı. Bunun 381 bin 535 rublesi -ki bu %79’a tekabül ediyor- Rusya tarafından sağlandı. Harcamalar 255 bin 055 rubleyi buluyor. Bu paradan Kutsal Kabir Kardeşliği ve kutsal yerler için 225.208 ruble, yerel ihtiyaçlar için 29 bin 847 ruble tahsis edilmişken borç ve faiz ödemeleri için de 117 bin ruble ödendi. Bu durumda bütçenin 111 bin 402 ruble fazla vermesi gerekirken bütçe tam tersi sürekli açık veriyor.

Kudüs’teki Ortodoksluk makamının mali tablosu bu şekilde görünüyor. Onun eski vekili de 7 yıl 7 gün boyunca Kudüs’ün, tüm Filistin’in, Suriye’nin, Arabistan’ın, Ürdün ve ötesindeki ülkelerin, Celile’deki Kana’nın ve Zion Dağı’nın Kutsal Patriği gibi dev gibi bir ünvan taşıdığı zamandan ziyade Rusya’da geçirdiği zamanı daha büyük bir mutlulukla hatırlıyor…

Halki’de manastırlardan birinde¹⁸ dökme demir kapılı beyaz taş duvarın ve granit anıtın ardında ebedi uykularına yatan Rus esirlerin mezarlığı var. Duvar 1849 yılında Halki’yi ziyaret eden merhum Büyük Knez Konstantin Nikolayeviç’in isteği üzerine yaptırıldı. Rus askerleri burada güzel bir ortamda uyuyor. Çam ağaçları mezar taşlarına doğru sessizce eğilerek onlara vatanlarını anlatan hikâyeler fısıldıyor. Karşılarında ise herkesin bakmaya doyamadığı o unutulamayacak tablo var. Bu tabloda Marmara Denizi’nin yine o ilham verici güzelliği ve şarkın en şiirsel peri masalı olan Konstantinopolis var.

¤¤¤

Vapur mavi suları ağır ağır yararak Konstantinopolis’e dönüyor. Prens Adaları’nın yeşil sepetleri uzaklaşırken büyük şehir gitgide yaklaşıyor. İşte sarayın kuleleri, Ayasofya ve muhteşem Sultan Ahmed Camii’nin narin silüetleri yükseliyor. İşte, burnun arkasındaki yuvarlak kule ve Pera. Durmak bilmeyen Galata’nın uğultusu bize doğru süzülüyor. Sağ tarafta yeşil Üsküdar ve Kız Kulesi. Boğaz’ın mavi şeridinin karşısında sultan sarayları sıralanıyor. İşte en yukarıda Yıldız, aşağıda Dolmabahçe, ilerisinde ise saltanat mahkûmunu¹⁹ barındıran Çırağan.

Boğaz’ın bu yakasında, gâvur yerleşimlerinin merkezinde, Avrupalı ülkelerin elçilikleri ile yan yana yükselmeleri sebepsiz değil. Müminlerin hünkârları, eski İstanbul’un bulunduğu kıyıyı da sebepsiz yere terk etmedi: Köhnemiş Türkiye’nin görkemli örneği olan İstanbul artık öldü. […]

_________________

1 Yazar burada yanılgıya düşüyor. Bizans döneminde önemsiz de olsalar diğer adalarda yerleşim vardı.
2 Yazar tavla ve kahveyi tek bir şey zannetmiş ve metinde bitişik yazmış olmalı
3 Kibrit
4 Soğuk su
5 Neologos (Yunanca: Νεολόγος), 23 Temmuz 1866 ila 1922 arasında İstanbul’da yayımlanan Rumca gazeteydi.
6 Levant Herald, 1856-1914 yılları arasında İstanbul’da yayımlanan iki dilli bir gazeteydi.
7 Polichinelle: Fransız halk tiyatrosunun kahramanı. Komik ve geveze bir karakter olarak bilinir.
8 Yazar burada yanılgıya düşüyor. Kayalık olan ada Antigoni değil Proti’dir.
9 Yönetimde söz sahibi olan zengin idareciler.
10 19. yüzyıl Fransa’sında oldukça popüler olan bu mekanlar, hem eğlence hem de sosyalleşme amaçlı kullanılan çalgılı kafeler veya gece eğlence mekanlarıydı.
11 “Çakomo” şeklinde okunuyor.
12 Gezinti yolu.
13 Üstü açık faytonlar.
14 Bahriye Mektebi.
15 Pitoresk: Bir tablo konusu olmaya değecek güzellikte.
16 I. Nicodemus (1828-1910) Kudüs’ün Yunan Ortodoks Patriği idi (1883-1890) İstanbul’da doğdu.
17 Kutsal Kabir Kardeşliği: Kudüs Ortadoks Kilisesi rahiplerinin bir araya geldiği İngilizler tarafından kurulan bir topluluk.
18 Panayia Kamariotissa Manastırı
19 V. Murad (1840-1904)


Yorum bırakın

Kategoriler