Sualtı Gazetesi, 13.5.2011
Ege Sakin
Adalı SERÇO
Röportajı…
“Bir baktım restoranın önündeki akvaryumda duruyor, en fazla 700 gram gelir… Hemen aldım onu ordan, koydum kovaya, koşarak gidip dalış malzemelerimi aldım, atladığım gibi tekneye doğruca ıstakoz yuvalarının olduğu yere, attım çapayı, atladım denize, ıstakozu koydum yuvaya…”
RESTORANLARDAN ISTAKOZ TOPLAYIP DENİZE BIRAKAN, BULDUĞU ISTAKOZ
YUVALARININ ÖNÜNE BALIK PARÇALARI KOYAN BİR BALIKADAM…. SERGİO EKŞİYAN… NAMI DİĞER ADALI SERÇO KONUĞUMUZ OLDU;
Hoşgeldiniz Sergio bey, okurlarımıza sizi biraz tanıtalım dilerseniz.
Merhaba, hoşbulduk, adım Sergio Ekşiyan ama ben ADALI SERÇO olarak biliniyorum, siz de bu şekilde bahsedebilirsiniz, memnun olurum. 54 doğumluyum, 58’den beri Ada’da yaşıyorum. Deniz benim hayatım. İlk gözümü açıp baktım, hep merakla baktım, hâlâ bakıyorum..
Dalış nasıl başladı?
68’de ilk zıpkınımı aldım. Buralarda kefal vuruyordum 68’de. 69’da liman inşaatı başladı burada, sonra mütahit işi bırakıp gidince atılmış olan taşlara çok Sargoz geldi. Sargozlar çok ama elbise yok üşüyorum. Ben üşüyen biriyisiyim ve yüzmek için de denize girmem, bir maskem bir paletim olmadan suya yüzmek için hâlâ girmem. İşte böyle Sargozlarla beraber başladık diyelim.
Benim Yücel diye arkadaşım var, bisikletçi Yücel, yıl 72 onunla beraber balık vuruyoruz, maske palet tüfek var, elbise yok, o zaman malzeme bulmak da kolay değil üstelik pahalı, bende Yılmaz’ın tüfeği var, ilk tüfeğim Yılmaz’ın dönen lastikli modeliydi, daha sonra lise 1. sınıftayken çift lastikli tüfek aldım Yılmaz’dan. Maskeyi de Atina’dan ne zahmetlerle getirtmiştim neyse biz Yücel’le “ya” dedik “bir fenerimiz olsa ne güzel olur,” ama yok, sualtı feneri bulmak ne mümkün. Napalım, fener yapalım dedik; bisiklet fenerleri vardı dinamoyla çalışan, onun arkasına kabloları bağladık, o zamanlar etek giymiş kadın şeklinde bir sirke şişesi vardı. Aldık sirke şişesini, etek kısmına feneri yerleştirdik, şambrel lastiği ile izolasyonunu yaptık, şişenin ağız kısmından kabloları çıkardık aç-kapalı bir vida yaptık ama yine su geçirecek bunu engellemek için cips kağıtları var ya hışıdaklı o zaman da vardı onlardan aldık içine koyduk tekrar lastikle bağladık, oldu sana sualtı feneri!… Aç-kapa yok tabi, açık duruyordu bir saat falan gidiyordu. İşte bölye sirke şişesinden hausingli fener yaptık.
76 yılında askerden geldim, Karaköy’de bir dükkânda bir elbise gördüm, ikinci el mi artık üçüncü el mi bilmiyorum, 3 parça, alt, üst, bir de başlık, 3 parça ama her parça ayrı, hem marka hem model hem malzeme farklı, patik falan da yok. 2000 lira dediler bu elbiseye, kavga dövüş 1800 liraya aldım. Böylece ilk elbisem olmuş oldu.
Şu ana kadar hep skinsiniz, henüz scuba yok ve dalışlar hep zıpkın-balık için?
Tabii scuba nerdee? 80’de rejim değişti, ithalat ihracat değişti, yavaş yavaş malzeme gelmeye başladı. Ben de 80’de bir tüp aldım, 72 tarihli, galvaniz, 2250 psı, 150 atm’lik bir tüp. Ben bu tüpe 210 basıyordum. Neden? HABAŞ’a götürüyorum da ondan… Buradan kalkıyorum, Eminönü’ne, Eminönü’den Topkapı minibüsü, Topkapı’dan Sağmalcılar minübüsüne bin elinde 15 kiloluk tüple… Habaş’a git… Eeee bir nefesin kıymeti oluyor tabi… O zamanlar kimsenin baktığı yok, testli mi değil mi? Üretim tarihi ne, kullanım basıncı ne, koymuşlar oraya bir adam ne getirsen basıyor, orada koca koca tüpler var adam bir açıyor bir bakıyorsun ibre 200’e dayanmış bir anda, tüp yanıyor. Adamın haberi bile yok bu 200 mü 150lik mi?… Doldurduğun tüple aynı yolu geri dön Ada’ya gel, o nefesi sonra böyle gıdım gıdım kullan… Birinin teknesinin sorunu olur, birinin aşağıda birşeyi kalır… O tüple hep böyle işler yapılıyordu..
Tüple beraber yavaş yavaş zıpkıncılıktan başka sualtı işlerine doğru kayma başlamış galiba?
E tabii ayrıca bir de işin parasal boyutu da var, masraflar da çıksın diye bakıyoruz. HABAŞ’a git gel masraf…
Tüp geldi, avcılık kolaylaştı olmamıştır umarım, çünkü biliyorsunuz scubayla avcılık, avcılık olarak değerlendirilmiyor.
Elbette, bakın şimdi, zaten eski balıklar kalmadı, bir de al tüpü in aşağı ne gelirse vur bu yanlış. Ben zıpkıncılık yaparım, ama skin, kara avcılığı da yaparım, kışın Ercan başkanla Anadolu’ya gideriz kekliğe ama yasal olan 2 tane keklik vurmaktır kimse bana 3. kekliğe ateş ettiremez. Şimdi entel danteller bana kızabilirler belki vay efendim hayvanları öldürüyorsun diye, kararında ve bilinçli olarak yapıldığında bunun bir zararı yok. Avcı ister sualtında olsun ister karada ölçüsünü bildiği sürece ve doğaya saygı duyduğu sürece zarar vermez.
Ben dalgıç olmamın yanı sıra Hayvan Hakları Federasyonu’nun temsilcisiyim! :)
Bakın şimdi Ege Hanım, ormana gidiyoruz, iki kuş vuruyoruz, orada bir kamp kuruyoruz eğlenip geliyoruz ya da dalıyoruz iki balık alıyoruz, sofraya koyup yiyoruz. Burada bir sorun yok, gidip katliam yapmadığınız sürece…
İşin avlanma kısmını anlamam mümkün gibi gözükmüyor, ben bir vejeteryanım ve hayvan öldürmeyi anlayamıyorum ancak şunu kabul ediyorum; evet avcılar çoğu noktada doğayı ve hayvanları koruma konusunda normal insanlardan çok daha duyarlılar. Benim babam da avcıydı, zıpkıncıydı ama ben onun kadar, zor durumdaki hayvanları kurtaran iyileştiren birini daha görmedim. Avcılar doğayı da bildikleri için nasıl müdahale edeceklerini de biliyorlar.
Katliam boyutuna varmadığı sürece iş —kara avında; teyp kurmak, tam otomatik tüfekler kullanmak, yasak dönemlerde yasak bölgelerde avlanmak, sualtında scubayla zıpkın yapmak gibi— yine de ‘öldürme’ güdüsünü anlamak mümkün değil ama makul karşılayabilirim belki… Troller ve gırgırlara ise diyecek bir şey bulamıyorum…
Bilinçlilik ve duyarlılık konusunda söylediklerinize katılıyorum. Ormanda gezerken ağaç kesen ya da ateş yakan birilerini görürsem mutlaka uyarırım. Birgün bir yerde adamlar atış yarışması yapıyorlar, hedef aldıkları şey bir ağaç… Geçmişler karşısına ağacı kurşunluyorlar, “Napıyoırsunuz ya?” dedim; “Canlı bu ağaç, siz onun kabuğunu deldiğinizde hastalanacak, kuruyacak, ölecek hedef dikin ona ateş edin.” Adamlar ağacın zarar görebileceğini düşünmüyorlar, bunlar avcı değil, doğa düşmanı. Avcı aynı zamanda korumayı bilecek ve koruyacak.
Bakın size bir şey anlatayım, eskiden bizim buralarda ıstakoz vardı sonra kalmadı bu hayvanlar, birkaç yıl önce bir bölgede dalış yaparken tesadüfen 21 tane ıstakoz yuvası gördüm… 21 tane bir yerden geldi yuvalandı herhalde bu hayvanlar diye düşündüm. Gitmesinler diye ben bunlara her gün balık parçaları götürüp yuvalarının önüne bıraktım.
Dalış yapanlara da söyülüyorum, almayın ıstakozları… Alacaksınız yiyeceksiniz ne olacak sonra, bir sonraki dalışta boş yuva görmek çok mu hoşunuza gidecek. Almayın hayvanı, her dalışınızda görün mutlu olun…
Bir gün bir restoranın önünde, hani şu akvaryumlar var ya onların içinde bir ıstakoz gördüm. Küçük daha, hemen aldım onu, koydum kovaya, koşarak gidip dalış malzemelerimi aldım, atladım tekneye doğru ıstakoz yuvalarının olduğu yere, attım çapayı atladım denize, koydum onu bir yuvaya.
E şimdi ben size zıpkıncısınız diye nasıl kızayım? Ayrıca sizin kaç parça ağ çıkardığınızı da biliyorum. Sadece bu ağları çıkararak kurtardığınız canlının haddi hesabı yok… Ne olacak bu sualtının durumu?
Ben eskiden burada reeflerin üzerinde nasıl bir hayat vardı anlatamam size, mercanları andıran bitkiler, çeşit çeşit balıklar… 70’li yıllarda kullanılan ağlar pamuktu, naylon değildi, eriyip gidiyordu bir süre sonra. Artık ağlar hem naylon hem de boyları çok büyük, 100 kulaç ağ, ne var ne yok kaldırıyor aşağıda, bir de takılıp kalırsa koskoca bir alanı bitiriyor. Bu doğal yapıyı özellikle bitki yaşamını ağlar yok etti. Bu ağların çıkması gerek. Biz 5 parça ağı çıkardık. Ercan, Ekrem çok emek veren arkadaşlardır bu işe. Çok ağa bidon bağlamıştır, Ekrem de Ercan da. Daha var, çıkaracağız.
Geçen dalıyorum, 20-25 metrelerdeyim, karşıda bir karaltı gördüm, biliyorum bölgeyi, taş falan olmaması lâzım orada, merak ettim yaklaştım; denizin ortasında belki 100 belki daha fazla pet şişe, kola, fanta kutuları toplanmış yığın olmuş. Ama sanki biri süpürmüş oraya biriktirmiş gibi, akıntıyla toplantılar herhalde, bu oda kadar bir alan şişe kutu dolu, makinem yoktu çekemedim. Çok üzülüyorum bunları görünce.

Of! Serço Bey, bu şişe-kutu tarlalarıyla ben de karşılaşıyorum zaman zaman… Bu konuda artık ciddi bir çalışma yapılması gerekiyor ama sadece sivil toplum kuruluşları ve bu işe gönül vermiş bir avuç gönüllüyle değil, yerel yönetimlerin yetkili birimlerin üzerinde durmaları gereken bir konu bu. Ulaşmayı başarabildiğim birimlere anlatmaya çalışıyorum elimden geldiğince. Ancak şunu da atlamamalıyız ki asıl iş temizlemek değil, kirletmemek olmalı. Bu noktada da halk giriyor devreye, eğitim, bilinçlendirme, farkındalık yaratma… vs. konularda çalışmalar yapılmalı. Aslında bunun en kolay yolu insanları denize çekmek. İnanıyorum ki bir kez dalış yapıp sualtına inen bir insan bir daha çöpünü denize atamaz, bir kediyi bir köpeği tekmelemez, ağacın dalını kırmaz… vs. vs. Bizim bir şekilde bu insanları suya sokmamız lâzım! :)
Adalar’da dalışı nasıl canlandırabiliriz, burayı dalış turizmi haline getirebilir miyiz?
Olmasına olur ancak burada önemli bir nokta var, GÖRÜŞ MESAFESİ. Şimdi bir Ege’yle bir Akdeniz’le bir değil Marmara’nın suyu. Ege’de dalış yapıyorsunuz 30 metre görüş var, ben sabah sudaydım 3 metre görüş yoktu. Su karanlık, cazip hale getirecek bir şey bulunması gerek.
Tamam işte, PAŞABAHÇE’yi batıralım!…
Paşabahçe çok eski çok güzel vapurdur. Yazık ya, ne anılar var onda, çocukluğumuz geçti onunla… Kıyamam sanırım ben onu batırmaya… :)
Paşabahçe çok çok güzel bir vapur ama yaşlı, korkuyorum kesime falan yollayacaklar diye, ya da çekecekler karaya müze yapacaklar… Paşabahçe onurlu bir vapur, ne hurda olmayı kabul eder ne de karaya çıkmayı, bence o bunca yıl yaptığı seferlerde kendisine yarenlik eden balıklara yuva olmayı tercih edecektir.
Paşabahçe hayranları suyun 30 metre altında da olsa gidip onu ziyaret edeceklerdir.
Peki şöyle bir şey mi yapsak acaba; daha önce Ege’de veya Akdeniz’de dalmamış olanları seçelim, böylece suların arasındaki görüş farkını bilmeyecekler ve “Biz bu suda dalmayız,” demeyecekler!… :) :) :) :)
Bakın bu olur işte. Benim eşim mesala, burada dalmıyor, “görüş yok” diyor ‘karanlık’ diyor dalmıyor, ama kızım benimle dalışlara geliyor, çok da severek dalıyor, çünkü eşim Ege’de dalış yaptı, ‘görüş’ nasıl bir şey biliyor, kızım orada dalmadı ‘görüş’ ne demek bilmiyor. :)
Aslında burada çok güzel reefler var, Sedefadası ile Kartal arasında. Ancak Sedef dalışa yasak bölge.
Sedef tam olarak ne zaman dalışa yasaklandı?
81 yılında, bir üniversitenin dalış kulübü gelip burada dalış yapıyor, amforaları görüyorlar. Birkaç tanesini çıkarıyorlar, fotoğraf falan çektiriyorlar, bu fotoğraflar da gazetede çıkıyor. Anıtlar Kurulu da bölgede dalışı yasaklıyor. Olay bu!
Eee biz biliyorduk orada amforaların olduğunu, dalıyorduk biz oralarda görüyorduk amforaları, duruyorlardı orada öyle, napıcam ben amforayı neden çıkarayım ki yani onu ordan, değil mi ama.
Bu olay oluyor 1981’de, şimdi sene 2009, 28 senedir orası dalışa yasak. Bu kadar yılda bir gelip baktılar mı burada ne var diye, kazı yaptılar mı, araştırdılar mı, gerçekten bir batık var mı, varsa bunu nasıl değerlendiririz diye bir çalışma yapıldı mı? HAYIR! 28 sene evvel “yasak” dediler, hâlâ yasak. Dalış yapılmıyor. Ama orada avlanmak serbest; adam gidip ağ atıyor oraya, ağlardan kaç tane amfora çıktı bugüne kadar hiç gelip bakan var mı? Yok! Ağlar fanyalı ağ, amforalar zaten karpuz gibi yuvarlanıp takılıyor ağlara, ağlar çekilirken kırılanlar oluyor, adam alıp evine götürüyor, kalmamıştır zaten orda amfora falan bu kadar yılda. Ne gelip kazı yapıyorlar, ne kontrol ediyorlar, bizlere de dalmayacaksınız diyorlar… Bakın geçen çıkardığımız ağ gibi bir parça daha var o bölgede, ama ağın bir kısmı dalışa yasak alanda kalıyor, ağı çıkartacağız, çıkartamıyoruz, neden; YASAK çünkü!
Serço Bey size ‘DALIŞ’ desem bana ne dersiniz?
Bedenim yorulurken beynimin dinlendiği yere gitmektir. Sessizlik, yer çekimi yok, sınırsız özgürlük. Dalışa başlıyorsun, aşağıya doğru iniyorsun, 10-15-25…35 kayalara varıyorsun ve “Oh geldim eve,” diyorsun oysa aslında yüzeydeki evinden uzaklaşyorsun. Garip bir duygu, garip ve bir o kadar da güzel…
Sizde anı çoktur ama unutamadığınız bir tanesini bizimle paylaşır mısnız?
Anı çok tabi ama tam dediğiniz gibi unutamadığım ve dalış anısı deyince direkt aklıma gelen bir anım var;
Ada’nın güneyinde Kurşunburnu’na doğru kayalık bir alan vardır, bir arkadaşımız oraya ağlarını takmış. Bu olay 77’de falan oluyor, şu anlattığım 150’lik galvaniz tüple dalıyorum. Bir ip aldım, indim aşağıya, güzelce bağladım, “vira” dedim, çekiyorlar yukarıdan ben de bir taraftan kurtarıyorum, neyse kurtuldu ağlar, çekiyorlar yukarıya, ben de ağların yanından çıkıyorum yavaş yavaş, derinlik 40 metre falan derinlik, tutunmuyorum ama ağların yanından kabarcıkları takip ederek çıkıyorum yavaş yavaş 30-35’lerdeydik sanırım, bir kafamı kaldırdım ki ip kopmuş ağlar olduğu gibi üstüme iniyor, nasıl yaptıysam yana kaydım, ağlar önümden indi gitti. Bir kalsaydım ağların altında, orada bekle dur, kimse yok gelip kurtaracak, dalacak adam olsa Ada’da bir tane daha tüp ya var ya yok… Neyse işte kıl payı kurtardık o gün ama bu olay bana ders oldu, bundan sonraki ağ çıkarma işlerimizde mümkün olduğu kadar ağlardan uzak duruyoruz.
Ağlar dedik gene, bu ağlar, kapladıkları alanı öldürmekle işleri bitmiyor, orada oldukları sürece pasif avlanmaya devam ediyorlar… Bu çok önemli, mesela ben bazen görüyorum bu ağa bir balık takılmış çürümüş, onu yemeye bir ıstakoz gelmiş takılmış kalmış, haydi bakalım otur orada, uğraş onu kurtarıcam diye, sen uğraşırken o yakalasın seni elbiseden, aman kolu incinmesin diye ince ince uğraş, beyin ameliyatı yapar gibi ağ kes. Falan filan…
Serço Bey bize zaman ayrıdığınız için bu güzel söyleşi için size çok teşekkür ediyorum, son olarak sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Bahsettiğimiz tüm bu konularda insanların biraz daha duyarlı olmalarını, doğaya, çevreye biraz daha saygılı olmalarını diliyorum.. Teşekkür ederim..
Bir Cevap Yazın