Gönderen: adalarpostasi | 20 Eylül 2020

Kozanın içinde kalmak (Tiraje’nin sanat ve hayat kurguları üzerine)

“Zamanların Hafızası” Tiraje Dikmen’in (21.9.1925-01.9.2014) hatırlı hâtırasına hürmetle… İyi ki doğdun Tiraje 🌈
)O(

Necmi Sönmez, “Kozanın İçinde Kalmak (Tiraje’nin Sanat ve Hayat Kurguları Üzerine)”, Art Unlimited-59, (Eylül-Ekim 2020)16-18.

Kozanın içinde kalmak

Tiraje’nin sanat ve hayat kurguları üzerine

TİRAJE 1940’LAR, FOTOĞRAF: LÉOPOLD LÉVY, YAZARIN ARŞİVİNDEN

Figüratif ve soyut sanatın Türkiye’deki en önemli isimlerinden biri olan Tiraje Dikmen’i vefatının altıncı yılında anıyoruz. Sanatçının karakterinin tekil özelliklerinden, yaşadıklarından ve hakkında söylenenlerden bahsederken bazı karanlıkta kalmış detayları da hatırlıyoruz.

1 Eylül 2014’te kaybettiğimiz Tiraje Dikmen’le 1986’da başlayıp 2012’ye dek süren yakınlaşmamız, bir sanatçıyla sanat tarihçisi arasında oluşabilecek tür bir dostluktan farklıydı. Onun önce sanatına, ardından hayat karşısında gösterdiği farklı tavırlarına olan ilgimin temelinde önkoşulsuz bir hayranlık yatıyordu. Resimlerindeki farklılık, özellikle çizgileri, Zamanların Hafızası[1] isimli kitabını gördüğümden itibaren aklımdan çıkmadı. Bunlar o zamana dek gördüğüm resimlerden o kadar farklıydı ki resmen tutulmuştum. Bu kitap hakkında yazı yazmak için Tiraje’yi Büyükada’da ilk kez ziyaret ettiğim 10 Temmuz 1986 tarihinden itibaren onun “kurgu dünyasına” adım atmış oldum. Bu dünya, yaşadığı, çalıştığı Art Deco tarzı köşkün Bahçelerönü Sokak’taki kapısında başlıyor, bahçenin, odaların içinde büyüleyici bir sadelik içinde tasarlamış olduğu “ince detaylarla” şekilleniyordu. Bu öylesine güçlü bir “ben buyum işte” ifadesiydi ki, böylesine keskin bir sanatçı özgüvenini İstanbul’da başka bir yerde duyumsamak mümkün değildi.

Sanat tarihi doktorası için İstanbul’dan ayrıldığım 1989 sonbaharına kadar Tiraje’yi birçok kere ziyaret ettim. Her seferinde büyük dosyalar içinden teker teker çıkararak gösterdiği çalışmaları beni büyülemişti. Zamanla resimleri kadar konuşmasında, yaşam tarzında, giyiminde ön plana çıkan “kurgularının” da beni etkilediğini duyumsadım. Hayat karşısında bu denli özgür, sadece kendi istediği biçimdeki olguları kabul eden, öbür alternatifleri hiç beklenmedik ama yaratıcı nedenler üreterek reddeden başka birisini tanımamıştım. O yüzden her görüşmemiz benim için ayrı bir heyecan kaynağıydı. 1989’da hakkında bir kitap yazmak istediğimi söylediğimde, tipik bir Tiraje tavrı olarak, düşünmesi gerektiğini belirtmişti. Bir yıl sonra yazdığı bir kartpostalda bunu kabul ettiğini, ancak yazdıklarımı okuma koşulu olduğunu bildiriyordu. Bu koşulu severek kabul ettim, çünkü yazdıklarımı okurken üstünde notlar alıyor, en ufak bir detay için bile her cümleyi hallaç pamuğu gibi sallıyordu.

Bu sayede Büyükada’da, İstanbul’da, Paris’te onlarca yıla yayılan konuşmalarımız, onun hakkında kaleme aldığım yirmiye yakın yazının omurgasını oluşturduğu gibi arka planda bir gün kaleme alacağımı düşündüğüm Tiraje kitabının da hazırlıklarını oluşturuyordu. Görüşmelerimiz beni o kadar heyecanlandırırdı ki, Büyükada’da vapur daha iskeleden ayrılmadan ya da Paris’te sondan bir önceki metroya biner binmez o gün konuştuklarımızın notlarını tutmaya çalışırdım. Bu notlara gel zaman git zaman topladığım kitaplar, davetiyeler, kendi çektiğim fotoğraflar da eklenince birkaç dosyalık malzeme birikti elimde. Bunlar kafamda tasarladığım kitabın ön hazırlıklarıydı. Tiraje’yle bu kitap hakkında çalışırken onun bitip tükenmez detaycılığı, karar verme konusundaki titizliği ve sürekli mükemmel olanı araması bu kitabı bitiremiyeceğimizi bana duyumsatmıştı. Öyle sanıyorum ki kendisi de bu çalışmayı tamamlamamaktan yanaydı. Bunu kabul etmiştim ama başladığımız çalışmayı, zamanın, koşulların olumsuz etkilerine rağmen devam ettirdik. Yazdıklarımı okumakla kalmayıp üstüne notlar alarak geri veriyor, böylece daha doğru, daha sağlam bir yönde ilerliyorduk. Görevlerim nedeniyle İstanbul’a kısa süreler için geldiğimden bana misafir odasını açarak geceler boyu ilerleyen konuşmalarımızın önü de açılmıştı. Bu sayede 2009’a kadar birçok kere misafir olduğum evinin onun için nasıl önemli bir koza olduğunu, oradan çıkmak istemediğini kavradım. Bu onun için Paris’te her sanatçının rüyalarını süsleyen bir atölye-evden bile önemliydi. 1980’lerden beri Paris’in göbeğinde değil de Büyükada’da doğduğu aile evinde yaşamayı, üretmeyi, tercih ediyordu. Ablasının bu evi satma isteğine karşı durarak, hayatını, sanatını değiştiren kararı vermişti.

TİRAJE, DESEN, 1980-1990, 21X29,5 CM, KÂĞIT ÜZERİNE TÜKENMEZ KALEM, YAZARIN ARŞİVİNDEN

2010’dan itibaren Tiraje’nin koza olarak üstüne titrediği evinin onun sanatı için ne kadar önemli olduğunu kavrayıp, evin yapısından, bahçesinden, oranlarından yola çıkıp Tiraje’nin resimlerine yakınlaşmaya çalıştım. Bu metaforik olarak misafirlerin kabul edildiği birinci kattan, yatak odalarının ve banyoların olduğu ikinci kata geçip, kozanın çeperlerini tanımama yardımcı oldu. O zaman içimden iyi ki bu kitabı içimdeki isteğe rağmen yayımlamamışım deyip, yazdıklarımı yeniden şekillendirmeye başladım. 2011 sonlarında sağlık sorunlarıyla mücadele etmeye başlayan Tiraje’yle istediğimiz şekilde çalışmaya devam edemiyorduk. Onu son olarak 25 Aralık 2012’de avukatı Cengiz Akıncı ile Bostancı’da kaldığı huzurevinde ziyaret ettim. Artık kitaptan değil başka şeylerden konuşuyorduk. Yorucu bir mücadeleden sonra 1 Eylül 2014’te yaşama gözlerini kapatan Tiraje kozasının içinde kalarak belki de Modern Türk Resmi’nin en gizemli, el değmedik yorumlarını geliştirip kelimenin tam anlamıyla sıra dışı bir tarz geliştirerek özgün bir resim dili oluşturmuştu. Bu çalışmalar Paris’te iki, Ankara-İstanbul’da altı kişisel sergiyle izleyicilere sunulduğu için ne yazık ki kapsamlı olarak bilinmemektedir. Hakkında kapsamlı bir serginin henüz düzenlenilmediği birkaç küçük çaplı yayın dışında kataloğunun hazırlanılmadığı Tiraje’yi “büyük bilinmeyen ressam” olarak tanımlamak herhalde yanlış olmaz. Sanat ortamının gündemine talihsiz şekilde Arap saçına dönmüş mirası, son olarak da müzayedelere düşen evrak-ı metrukiyesiyle gelen bu sanatçı hakkında elbette söylenecek çok şey var.

TİRAJE, DESEN, 1990-1995, 20,513,5 CM KÂĞIT ÜZERİNE KEÇELİ KALEM, YAZARIN ARŞİVİNDEN

İstanbul Üniversitesi yeni yaptığı bir açıklamayla, Tiraje’nin 1970’te hazırladığı vasiyetinde İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne sadece gayrimenkulleri, nakit parasını öğrencilere burs verilmesi şartıyla bıraktığını, kapsamlı mirasın diğer kısımlarından sorumlu olmadığını açıkladı.[2] Ama ardından yayınlanan İhsan Yılmaz’ın yazısı, bu vasiyetin detaylarını, hem de İstanbul Üniversitesi’nin mirasın tamamından doğan sorumluluğu üstlenmeyip, mahkeme yoluyla mirasın bir kısmını Mimar Sinan Güzel Sanatlar Ünivesitesi’ne pasladığını ortaya çıkardı.[3] Bilindiği gibi bu üniversite aynı zamanda İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin de yürütücüsü. Yılmaz’ın yazısından, Tiraje koleksiyonunda yer alan eserlerin bir kısmının bu üniversite koleksiyonuna geçtiğini öğreniyoruz. Acaba bu koleksiyon Resim ve Heykel Müzesi Koleksiyonu mu? Bu eserler alınırken kapsamlı arşive neden önem verilmediği gibi sorular gündeme geliyor. Son zamanlarda müzayedelere düşen önemli belgeler, tereke koruması altında olan arşivin yavaş yavaş eritildiğini, efemera piyasası jargonuyla söylemek gerekirse, “deşildiğini” ortaya çıkarmıştır. Unutmamak gerekiyor ki, son derece önemli sanat eserlerine, belgelere sahip olan Tiraje arşivi bir anlamda Modern Türk Sanatı’nın belleği olarak kabul edilebilecek bir özelliğe sahipti. Talan edilen bu resimler, fotoğraflar, mektuplar, günlükler, 1914 Kuşağı ressamlarından başlayıp Léopold Lévy’e, onun öğrencilerinden (Ferruh Başağa, Nejad Devrim, Selim Turan, Avni Arbaş başta olmak üzere) Tiraje’nin, ablası Şükriye’nin arkadaşlarına (Hakkı Anlı, Sabri Berkel, Nurullah Berk gibi) dek sanat tarihimizin son yüzyıllık macerasının tanıklıklarını içeriyordu. Anlayabildiğimiz kadarıyla bu belgeler kapanın elinde kaldı. Açık konuşmakta fayda var, sanat tarihi araştırmalarımız emekleme dönemini tamamlayamadı. Yıl 2020 oldu ama hâlâ içinde kötü ruhların, resmî ideolojinin dolandığı, erkek sanatçı testosteronlarıyla yüklü, pasif bir sanat tarihi karşısındayız. Kaderini bilemediğimiz Tiraje mirası ve arşivi bunlarla mücadele edebileceğimiz son derece önemli “görülmedik, bilinmedik belgelere” sahipti. Bu önemli arşivin akıbetinin bilinmemesi, müzayedelere düşmesi, Türk Sanatı adına büyük bir kayıptır. İstanbul’daki arşivin bu içler acısı hali, Paris’teki muhteşem atölyenin akıbetini de düşündürüyor ki, bu konuda en ufak bir bilgiye bile sahip değiliz.

Bu yazıyı kaleme alma nedenim Tiraje’nin sanatı, geliştirdiği eşsiz anlatımın en azından vefatının altıncı yılında biraz olsun gündeme gelmesi. Gerçi vefatının birinci yılında, 1 Eylül 2015’te Tiraje’nin dostlarımız Ali Artun, Cihat Aşkın, Emine Çiğdem Tugay ve Mehmet Selim Tugay ile birlikte Splendid Palas Oteli’nde küçük bir anma toplantısı düzenlemiştik.[4] Her yıl tekrarlamayı düşündüğümüz bu etkinliği sürdüremedik. Mirası nedeniyle gündeme gelen Tiraje’nin resimleri vefatından sonra birkaç grup sergisinde göründükten sonra ortaya çıkmadı pek. Çalışmalarıyla Modern Türk Sanatı’nda eşi olmayan özgün bir “görsel dil” yaratan Tiraje’nin anısını ayakta tutmak gerekiyor. Her şeyden önce bir soruyla başlamak zorundayız: Onu bu denli farklı, ayrıksı ve az bilinen kılan özellikleri nelerdi? Yaşamı boyunca iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az kişisel sergi açmış bir sanatçı karşısında olduğumuzu unutmadan bu sorunun yanıtlarını arayalım o zaman.

TİRAJE DİKMEN VE NECMİ SÖNMEZ, 1987, BÜYÜKADA, FOTOĞRAF: CENGİZ CIVA

Yazımın başında “kurgudan” bahsetmiştim. Bu, hayat, paylaşılan zaman karşısında, bazılarının gerçeklik, zorunluluk olarak pasif bir şekilde önlerine sürülenleri kabullendikleriyle, bazılarının da bunları ne yapıp edip kendi istedikleri konstrüksiyonlara dönüştürmeleriyle yakından ilgilidir. Tiraje gençliğinden itibaren ikinci grubun üyesi olarak hayat karşısına “kurguyu” koyarak kendi istediği gibi yaşadı. Bu özellik doğum tarihinde bile kendisini gösterir. Kimi kaynaklarda 1923 olarak geçse de kendisi bunu 1925 olarak açıklamış ve önemli kaynaklara böyle geçmesini istemişti. Tiraje, babası veteriner Cafer Fahri Dikmen’in isteği üzerine ablası Şükriye ile birlikte küçük yaşta Fransızca öğrendi.[5] Kökleri Osmanlı burjuvasına uzanan ailesi, Namık İsmail, Feyhaman-Güzin Duran gibi ressamlarla yakın ilişki içindeydi. İlk ve orta eğitimini 1940’ta Işık Lisesi’nde tamamladıktan sonra Baccalauréat sınavını Galatasaray Lisesi’nde verdi. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde başladığı yüksek eğitimin Prof. Gerhard Kessler’le hazırladığı “İstanbul’da Kadın İşçilerin Çalışma Koşulları” isimli doktorasıyla 1946’da tamamladı.[6] Ablası Şükriye’nin 1942-48 yıllarında Akademi’ye gitmesi nedeniyle sanat ortamını da takip ediyor, aynı zamanda düzenli olarak resim yapıyordu. Onu ilginç, farklı kılan özelliklerden en önemlisi, Nazi Almanya’sından kaçıp Türkiye’ye sığınan önemli iktisat ve sosyal bilimler uzmanı Prof. Gerhard Kessler’in bilimsel araştırmalarda kullandığı metotları resim gibi görsel bir alana kaydırarak “gözlemlere” dayalı bir bakış açısıyla kendi dünyasını kurgulamasıdır. Tiraje, ablasının 1942’de İstanbul Akademisi’nde eğitim almaya başlamasıyla o sıralarda Resim Bölümü Şefi konumunda olan Fransız ressam Léopold Lévy’le tanıştı. Önce onun konuşmalarını Fransızca bilmeyen öğrencilere çevirerek Akademi’de dikkatleri üstüne çekti. 1943’ten itibaren Léopold- Lévy’nin özel öğrencisi olarak 1948’e kadar sadece desen (siyah-beyaz) çalıştı. Tiraje ile Lévy arasındaki yakınlaşma birçok söylence, gerçekdışı hikâyelerle beslenip bir tür şehir hikâyesine döndüğü için hakkında konuşmak gerekir. İkisi arasındaki diyaloğun sıradan bir öğrenci-hoca ilişkisinin ötesinde olması illaki sevgili oldukları anlamına gelmiyor. Bugün birçok kişinin saygısızca bu yakınlaşmayı aşk, sevgi hikâyelerine bağlama terbiyesizliği karşısında verilebilecek en iyi yanıt, özel hayatın mahremiyetine girmemek olacaktır. Paris’teki son buluşmamızda Léopold Lévy’nin ailesine rağmen Tiraje’ye bıraktığı atölyesinin, resimlerinin ve mirasının üstüne yüklediği maddi-manevi sorumlulukları anlatırken bunların bezdiriciliğinden bahsetmişti.[7] 1943-48 arasında İstanbul’da, 1948’den Lévy’nin vefat ettiği 1966’ya kadar Paris’te olan diyalogları her iki sanatçıyı da farklı biçimde etkilemiştir. İlginç olan hocasının çalışmalarını yakından takip etmesine rağmen Tiraje’nin onun etkisinde kalmayıp kendi resmini geliştirmesi altı çizilmesi gereken bir olgudur.

1949’da Fransız Hükümeti’nin verdiği öğrenci bursuyla Paris’e giden Tiraje, o zaman Fransa’da olan diğer Türk ressamları gibi gördüklerinden etkilenerek hemen soyut çalışmaya başlamadı. École du Louvre’un Sanat Tarihi ve Müzecilik Bölümleri’nde 1949-55 arasında eğitim alması, Musée des Arts et Traditions Populaires’de, Louvre’da çalışması sanatçının figür bağlamında “yalın formlar” üzerinde yoğunlaşarak aza indirgenmiş görsel elemanlarla çalışmasını sağladı. Çalışmalarına çoğu kez tarih, imza koymadığı için Tiraje’yi birçok sanatçıda olduğu gibi belli dönemler etrafında ele almak mümkün değildir. Hocasının öğüdünü tutarak uzun yıllar sadece siyah-beyaz çalışan genç sanatçı desenlerini sadece birkaç çizgi üzerinde yoğunlaştırmaya başladığında belli oranlarda “soyutlamayı” çalışmalarına taşıyordu. 1960’ların ilk yarısına kadar sürdürdüğü araştırmalar sonucunda hem figürlerin hem de yorumladığı nesnelerin formlarını bozarak onları bir dizi mantığı içinde alabildiğince sadeleştirme eğilimine giren sanatçı, bu sayede anlatıcı olmayan bir çizgi anlayışı geliştirdiği gibi, soyutla somut arasında gidip gelen “arada kalmışlık” üzerine yoğunlaştırdı. 1956’da ünlü Galerie Edouard Loeb’te sadece desenlerini sergilediğinde, açılıştan önce sergiyi gezen Max Ernst bir deseni satın aldı. Dönemin önemli eleştirmeni Jacques Lassaigne bu sergi hakkında şu eleştiriyi yazdı:

Genç Türk sanatçı bu ilk sergisinde tuvallerini göstermiyor. Tiraje’nin yağlıboyaları da desenlerinin kalitesinde ise, şu nadir şeyi keşfetmiş olacağız: Bir ressam.[8]

Tiraje’nin diziler çerçevesinde geliştirdiği çalışmalarında 1956-1960 arasında insan-hayvan figürlerinden hareketle “imge yüklü” bir anlatım üzerine yoğunlaşması resimlerine ilk bakışta Gerçeküstücü bir etki kazandırmıştı. Max Ernst, Jacques Hérold, Patrick Waldberg, Charles Estienne, Yves Bonnefoy gibi Sürrealist ressam ve yazarlarla yakın dostluğuna rağmen sanatçı hiçbir zaman bir akıma ya da gruplamaya dahil olmadı. Tiraje’nin 1960 ve 1970’li yıllarda gerçekleştirdiği çalışmalarında soyut kurguları figüratif ama tanımlanması mümkün olmayan lekelerle birlikte yorumlayarak özgün bir görsellik geliştirdiği gözlemlenir. Bu döneminde on binlerce deseni, yüzlerce yağlıboyasıyla tutkulu biçimde kendi tarzını temellendiren sanatçı, hem 1960’da Galerie Edouard Loeb’te yağlıboyalarıyla açtığı ikinci kişisel sergisi, hem de 1964’te Galerie Charpentier’de açılan Le Surréalisme Sources Histoire Affinités sergisine davet edilmesiyle Paris’te kendisine bir yer edinmeye başlamıştı. Ancak 1962’de babasının, 1966’da Léopold Lévy’nin vefatı hayatının rotasını değiştirecekti. Ailesinin ve hocasının mirasına sahip çıkma adına verdiği mücadelelerle dolu bir süreç yavaş yavaş onun yaşam biçimine dönüşecekti; mahkemeler, avukatlar, itiraz dilekçeleriyle şekillenen bir hak arama mücadelesi.

1968’te Paris’teki Öğrenci Hareketleri’ni yakından izleyerek bir dizi çalışma gerçekleştiren Tiraje 1970 yılında Galeri 1’de İstanbul’daki ilk kişisel sergisinde bu resimlerini gösterebilmek için epeyce mücadele etmiş. Sadece iki yıl açık kalan bu galerinin kurucusu Mefkure Şerbetçi, resimlerin politik içeriğinden son derece rahatsız olmuştu.

Ablasının Büyükada’daki aile evini satışa çıkarmasına mâni olmak için 1980 başlarında İstanbul’a yerleşmesine rağmen Paris’teki atölyesini kapatmayan Tiraje’nin 1985’te Ankara, 1987’de İstanbul Galeri Nev’de açılan sergileri, yayımlanan etkileyici kitabıyla birlikte, sanat yaşamında bir dönüm noktasıdır. Bu yıllarda hem dünyanın hem de Türkiye’nin gündeminden düşmeyen bir “göç” temasını resimlerinde farklı bir kurgu diliyle yorumlayan sanatçı, göçmek zorunda kalanların kaderlerini farklı perspektiflerden kuşatarak Çağdaş Türk Sanatı’nda karşılığı olmayan anlam/anlatım zenginliğine ulaştı. Bu sayede kendi resim evinin en kuşatıcı dairesini çizen sanatçı, çizgiyle boyanın birlikteliklerini sorgulayarak 2000’li yıllarda zirveye taşıyacağı dualité (ikilik) yorumlarını geliştirdi.[9] Burada gözle görünür şekilde ortaya çıkan olgunluk, Tiraje’nin bu yalınlığa varmak için geçirdiği tüm süreçlerin izlerini, durakladığı, geri dönüp baktığı, bildiklerini unutmak istercesine fırçasının kâğıt üzerinde çıkardığı sesleri dinlediği, kısacası ellerinin içgüdüsüne teslim olduğu anların toplamına gönderme yapıyordu. Bu resimlerin neredeyse tamamını Büyükada’daki evinde tek tek inceleme şansım olduğu için, Tiraje’nin kendi kozasını örerken kullandığı dış dünyayı reddetme eğiliminin bir kibir değil, Türkiye gibi bir ülkede, yaşama devam etmek adına geliştirilmiş bir “ayakta kalış stratejisi” olduğunu da yavaş yavaş kavradım. Üzerine titrediği evi ve bahçesi onun için bir kalkan görevini üstleniyordu adeta.

Hayat ve sanat karşısında bu denli özgün bir duruş sergilemiş bir sanatçının unutulmaması, resimlerinin, arşivinin erişime açılması ve mirasının hasır altı edilmemesi için çalışmak sanat ortamımızın borcudur.

Necmi Sönmez

____________________________

1 Patrick Waldberg, Tiraje veya Zamanların Hafızası, Galeri Nev, 1985 Ankara (Edition de lux, 100 adet numaralı, imzalı, serigrafi baskı sanatçı kitabı)

2 https://www.istanbul.edu.tr/tr/duyuru/kamuoyu-aciklamasi-420066006D004E0076004F0 05400790046007700580039007900700046006200610041004F003200370077003200, Erişim Tarihi: 9.8.2020.

3 https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ihsan-yilmaz/iste-tiraje-dikmenin-vasi- yeti-41584965, Erişim Tarihi: 12.08.2020.

4 https://adalarpostasi.wordpress.com/2015/08/17/2777/, Erişim Tarihi: 8.8.2020.

5 https://tr.wikipedia.org/wiki/Tiraje_Dikmen, Erişim Tarihi: 9.8.2020.

6 Sanatçının hazırlamış olduğu biyografik notlardan, yazarın arşivi.

7 Lévy’nin vefatından sonra iki kere soyulmaya çalışılan bu atölyenin tamiratı, bakımı, korunması için Tiraje çok emek sarf etmişti.

8 Jacques Lassaigne, Le Temps de Paris, 14.06.1956 (Çeviri Tiraje’ye aittir.) Daha sonra Paris Modern Sanatlar Müzesi Müdürü olarak çalışacak olan Lassaigne söz konusu olan yazısında aynı zamanda sergisi açılan Granados, Charles Lapique, Alfred Manessier gibi sanatçıların yanında Tiraje’den bahsetmesi ona verdiği önemin altını çizmektedir.

9 Bu resimler hakkında bir yazı yazmıştım: Dualité/İkilik Tiraje’nin Yeni Resimleri, Sanat Dünyamız, Sayı 93, Güz 2004, sayfa 69-75.


Tiraje Dikmen’e dair Adalar Postası’nda yayımlanan yazılardan bir seçki…

Emine Çiğdem Tugay, Dikmen Evi Büyükada, 03.4.2005.

“1930’lu Yıllardı Adalı Bir Kız Denizde Taş Sektirdiğinde, Aya Nikola Koyu’nda…”, Adalar Postası-2713 (19.4.2013).

• Emine Çiğdem Tugay, Necmi Sönmez, “Zamanların Hafızası” Ressam Tiraje (Dikmen) İçin Anma Toplantısı…”, Adalar Postası-2777 (17.8.2015).

• Emine Çiğdem Tugay, “Bir Güzel “Macar Gezintisi”ydi ki…!”, Adalar Postası-2779 (09.10.2015).

• Emine Çiğdem Tugay, “Büyükada’nın Yaşlanmayan Modernleri… (Dikmen Evi, 1934)”, Adalar Postası-2803 (13.8.2016).

• Emine Çiğdem Tugay, “Zamanların Hafızasındaki İzleri” Yok Etmek Niye?”, Adalar Postası-2853 (17.12.2017).

• Arif Çağlar, “Tiraje Dikmen’in Adıyla ve Mirasıyla Oynanan Oyunlar”, Adalar Postası-2998 (10.9.2020).

Ayrıca bkz.
Koço Kantakuzinos, Amelia Burci,
Tiraje Dikmen, Samih Rifat, Emine Çiğdem Tugay, “ADAm: Koço Kalfa (Kantakuzinos)…”, Büyükada, 22.7.2005.
/
“Ben Burda Öleceğim Bir Yere Gidemem…”, Adalar Postası-2412 (23.4.2010).


Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: