Gönderen: adalarpostasi | 13 Mart 2019

yine hep birlikte muhabbetle bugün, gözlerinin içi gülen o güzel “yüz”ünü görebileydik ah keşke!

Mualla Anhegger Eyuboğlu (13.3.1919-16.8.2009)

Doğan Apartmanı’nda karşı pencereden bu satırların yazarı Narmanlı Han doğumlu çocuğa, oğlu Bedri Rahmi’yle birlikte el sallaması hayal meyal hatırımda Lütfiye Nine’nin ve asıl durma bir sorarmışım anneme: “Anne, Mualla Teyze’nin annesi ölümsüz mü?” diye diye… Keşke ölümsüz olaydı Lütfiye Nine de küçük kızı Mualla Teyze ile Eyuboğluları’nın cümlesi de —hiç değilse cedleri Selâhaddin Eyyûbî’nin yüzü suyu hürmetine!

Doğan Apartmanı’nın avlusunda sabahtan akşama top peşinde koşan gürültü ordusunun yaman neferleri biz çocuklara düzenlediği “İstiklâl Marşı’nı Okuma Yarışması”yla gözümün önüne geliyor evvelâ Mualla Teyze’ye dair ilk hâtıralar… Mukimi olduğu B bloğun kapısının önünde bir diğer komşumuz emekli resim öğretmeni Sâim (Alpkurt) Amca’yla birlikte yarışmada ilk üçe girenlere —kaçıncı olduysam artık o vakit unuttum gitti şimdi, bu ödüllerin biri de bendenizdeydi— uçuk mavi zemin üzerine al bayraklı İstiklâl Marşı posterini hediye etmeleri…

Çok geçmeden emektârlarından Gülbeyaz Abla’yla —başka kim vardı başımızda ayrıca anımsamıyorum yoktu da galiba— henüz 3-4 yaşlarında yerden bitme sürü sepet bizleri anamız babamız burnumuzun dibindeki Galata Kulesi’ne dahi çıkartmamışken —ziyarete kapalı olduğu bir Salı günü olacak— Topkapı Sarayı’na götürmesi… Sıkı durun şimdi zira bundan sonra anlatacaklarım film vallahi!

Orta Kapı’dan (Bâbüsselâm) içeriye girdiğimiz o anda âdeta zaman makinesinde seyahatle zira kavuklar altında, kaftanlar içinde İkinci Avlu’da dolananlarla aniden kapılıverdik padişah hazretlerini ziyarete geldiğimiz zannına! Mualla Teyze’yi bildik bileli o kendine has giyim tarzıyla oldum olası bir Sultan’dı zâti! Rüzgâr gibi geçerken yanlarından saygıda kusur etmeksizin saraydaki görevliler de handiyse yerden temennâ ediyorlardı. Film çekiliyormuş meğer!

Bizim filmin bir sonraki sahnesiyse hakikaten de gerçeküstü amma ve lakin gerçek kere gerçek o da! Karanlık bir odada kapağı açık ışıklı bir vitrinin önünde, elinde Kaşıkçı Elması’nı tutan bir hanım Mualla Teyze’nin rehberliğinde bizlere göstermekte! Olur şey mi?! Birkaç sene evvel bu hâtıra canlanınca gözümde, birâderi aradıydım böyle bir şeyler hatırlıyor musun, yoksa ben mi uyduruyorum iyiden iyiye diye… Elbette hatırlıyorum, nasıl unutabilirim ki demesin mi?!

Mualla Anhegger Eyuboğlu (13.3.1919-16.8.2009), Rumeli Hisarı’nda, 1985.

Sevgili Çiğdem ve Serdar’a Mualla Teyzelerini 
unutmasınlar 
diye…

imzalamış vaktiyle Rumeli Hisarı’nda çekilmiş bu fotoğrafını…

Nasıl unutabiliriz ki Sevgili Mualla Teyzemizi…

Mualla Anhegger Eyuboğlu (13.3.1919-16.8.2009) ve Robert Anhegger (14.10.1911-27.3.2001) Doğan Apartmanı’nın çatısında, Beyoğlu, 1985. 

İlkokulda verilen “ünlü bir kişiyle röportaj” ödevi için annemle birlikte soluğu kapısında almış idik. Hiç unutmam balkonlu salonun yemek masasında hayranlık uyandıran o sımsıcak sohbetini. Gel zaman git zaman annemle komşuculuklarının kızkardeşmişlercesine yakın bir dostluğa evrilmesi sayesiyle aralandıydı bize de bu hisseli hârikalar diyarının kapısı…

“Anne olmaya vakit bulamadıydım da Müjgân doğuruverdiydi benim yerime,” derdi. Hakikaten de ne çok emeği var üzerimizde…

Sanmayın ki öyle kolay idi evinde yetişip de bir nevii evlâd-ı mâneviyesi olmak… Zinhar! Vaktiyle Kapalıçarşı’dan üç kuruş beş paraya aldıkları gaga ağızlı prehistorik testilerden Selçuklu ve Osmanlı’ya, Robert Amca’nın ailesinden yâdigâr Avrupa ve Uzak Doğu eserlerine değin türlü medeniyetlerden numunelerle ev değil müze!

Kapı çalınır koşar açarsınız, —kapının ardında asılı kilimin aralığında— karşınızda sazı omuzunda bir adam! “Ben” der “Anadolu’nun bilmem ne şehri, bilmem ne köyünden, âşık bilmem kimin oğlu âşık bilmem kim.” Boğaz’a, Saray’a karşı baş köşeye buyur edilir, izzet-i ikram derken de saz söz alır saatleri… Kestiremez, servisi hangi takımla yapacağınızı usulcana soracak olursunuz az evvelinden de, kızılca kıyamet kopar o anda işte! “Vay efendim onu da bilmiyor da bana soruyorsan artık!” diye başlar fırtına… Yutkunarak dinler, fırtına dinince de servisi yapmak üzere mutfağa kaçar başlardım gizliden gizliye sessizce ağlamaya saklı bir köşede, en çok saydığım, sevdiğimden yediğim o zılgıtlar canımı acıta acıta —”senin işin gücün okumak yazmak” cenderesinde arkadaşlarım gelecek diye yıkadığım bir iki tabak yüzünden annemin koparttığı kıyamet ile idaresinin inisiyatifi verilmiş Mualla Teyzem’in evi arasında— öğrendim sayesinde her ne öğrenebildimse de…

Bir tekke gibiydi âdeta evleri… Her dâim dost muhabbetleriyle dolup dolup taşan… Doğum günleri, bayram ziyaretleri, iftar sofraları, Noel ve yılbaşı kutlamalarına Sevgili Nezih Uzel bendir ve ilahileriyle, TÜMATA Müzik Topluluğu otantik kıyafetleri içerisinde müzik ve danslarıyla eşlik ederlerdi. Tacettin Diker’in Karagöz-Hacivat oyununu seyir ise biz çocuklar için bayramdı hiç şüphesiz ki! Yoldan geçen bir garibanı olduğu gibi Galata Mevlevihanesi’nde yurtdışından bir tıp kongresi için gelmiş hiç tanımadığı yaklaşık yüz kişilik heyeti de semâ ayininin hitamında evine çaya davet ediverirdi.

Ara sıra hayatta yaptığı en büyük hatanın hiçbir vakit kendisiyle bağdaştıramadığı haliyle de bir türlü alışamadığı emekliye ayrılmış olmaklığını ifade ederdi usulcana ki pek az çıkardı evinde mükemmelen kurguladığı dünyasından dışarı… Konferanslar yanı sıra Müller-Wiener misal dostları için tertiplenmiş anma etkinlikleri, Topkapı Sarayı ve Galata Mevlevîhânesi gezileri, mezar ziyaretleri…

17 Nisan’lar ise istisna! Köy Enstitüleri’nin kuruluş yıldönümü olan 17 Nisan’larda tertiplenen kutlamalara katılırdı mutlaka! Bir defasında Muammer Karaca Tiyatrosu’nda salon tıklım tıklım, tam aldıydık yerlerimizi ki konuşmalar başladıktan neden sonra bir gümbürtüyle salonun kapısı açılıverdi! Davudî bir ses karanlıkta öksüre aksıra söylendikçe söylenmede! Zeus Tanrı da şimşekleriyle geldi zaar diye geçerken içimden yanıbaşımda Can Yücel! Kalktım yer verdim derhal! Mualla Teyze’den de uzağa düşmemek için hemen yanlarındaki merdiven basamağına oturuverdim. Can Baba aldırmaksızın konuşmacılara, dönüyor yüsek sesle teşekkür ediyor yer verdiğim için bana; o kadarla kalsa iyi, evlenme de teklif ediveriyor o arada! Cevabı beklemeksizin de “neden benim gibi bir adamla evlenesin ki” diye yaman bir suali daha yapıştırıveriyor peşi sıra! O mahçup taze halimle yer yarılsa da Hades’e gitsem razıyım o anda! Neyse renkten renge çalan yüzümü karanlıkta da olsa seçmiş olacak ki acıyor halime, bu defa da dönüyor yüzünü sahneye… “Bilmem kim amma da uzattın be lafı, babam da hiç sevmezdi çok konuşanları!” Az sonra Mualla Teyze’nin konuşma sırası geliyor, iniyor sahneye masada yerini alıyor! Tepeliği, yerlere kadar uzun elbisesini süsleyen mercanlı gümüş takıları, kadife pelerini o güzeller güzeli de çok geçmeden salonda gürleyen sesten alıyor nasibini! “Mualla! Mini etek giyeydin bari de…!” Babasının doğumunda Kur’ân-ı Kerim’in arka sayfasına “Hallâk Allahu belâ / Fî sûret-i Muallâ” [Belâyı Allah Muallâ sûretinde yarattı] diye düştüğü tarih misali kalır mı hiç bu lafın altında Mualla! “Seni bacaksız seni, gelmeyeyim oraya kırarım o bacaklarını senin şimdi!”

Mualla Teyze’nin aramızdan ayrılışını bir türlü kabullenememekten ve/ya onu ifade etmekte hep eksik kalacağı çekincesiyle —nicesini bir başka sefere bırakarak yine biçare— ona dair hâtıraları yazmak pek güç geliyor hâlâ… Değil mi ki… (Söyleşi: Tûbâ Çandar), Hitit Güneşi Mualla Eyuboğlu Anhegger, İstanbul (2003).* künyeli kitabı Eyüp İstanbul Görme Engelliler Merkezi’nde banda okumak suretiyle hatırlı hâtırasını seslendirmekken arzum, pek de kolay olmadıydı okumak doğrusu… Ekseriya ya sesim titredi ya başladım ağlamaya —sen de Bedir Ağabeyim gibisin demezdi boşuna— haydi sar geriye sil baştan… 20 Şubat 2018’de başladıydım okumaya da bir güzel tesadüfle 99. doğum gününde de seslendirmişken, bina aylarca süren tâdîlât ve tâmîrata girince haliyle de okumalara verilmişti ara, 24 Temmuz’da kaldığım sayfadan devamla 31 Temmuz günü de aynı minval derken kitabın hitamında:

…Ten fânidir can ölmez
Çün gitti geri gelmez
Ölür ise ten ölür
Canlar ölesi değil…

_________________* Sizlerin de okumanız tavsiyesiyle…

(Söyleşi: Tûbâ Çandar), Hitit Güneşi Mualla Eyuboğlu Anhegger, İstanbul (2003).

Hitit Güneşi’nin adı Mualla Eyuboğlu’dur. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki eğitim seferberliğinin simgesi olan Köy Enstitüleri’nin mimarı. Başta Rumeli Hisarı ve Topkapı Sarayı Harem Dairesi olmak üzere sayısız tarihi eserin restoratörü. Anadolu, Rumeli ve İstanbul’daki Osmanlı mirasını günümüze taşımakla geçen asırlık bir ömrün canlı anıtı…

Hitit Güneşi aynı zamanda da Türk Aydınlanması’nın öncülerinden Sabahattin Eyuboğlu ile ressam ve şair Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun kız kardeşidir. Alman Türkolog ve tarih araştırmacısı Dr. Robert Anhegger’in de eşi…

Onun zengin hayatından süzülmüş anılarının eşliğinde, geçmişi bugüne taşımaya çalıştık birlikte.

“Köy Enstitüleri yüzünden adımızı komüniste çıkardılar.
Mevlevi şeyhleriyle dostluğumuzdan dolayı gericiye.
Her boyaya boyandık anlayacağın. Hepsine de gülüp geçtik.
Sabahattin Ağabeyimin dediği gibi, bizden memleketi sevmek…
Gerisi boş…”

Mualla Anhegger Eyuboğlu (13.3.1919-16.8.2009), Doğan Apartmanı Çocukları Resim Sergisi’nde, 1994.

Dünyaya geldiğim Narmanlı Han’da Bedri Rahmi’nin atölyesinden, çocukluğumun gençliğimin geçtiği Doğan Apartmanı’na —bizleri hayat yolunda karşılaştığımız tüm varlıklarla sevgi ve saygı içinde birlikte yürümeye teşvik eden— asil yürekli can komşumuz, —kundağının açılmasından tam yirmi dört yıl sonra köyü Aziziye’nin gecesini vardığı cipin motorundan ürettiği elektrikle aydınlattığı gibi hayatı boyunca da çevresindekilere “Hitit Güneşi” misali ışık saçan— benzersiz insan, anne yarısı Mualla (Anhegger Eyuboğlu) Teyzemiz’in 100. doğumgünü bugün, kutlu olsun!

Şimdi diyeceksiniz ki iyi güzel de bu yazının Adalar Postası’nda işi ne?! Evet bir gün dahi birlikte Adalar’dan herhangi birine gitmedik Mualla Teyze’mle, hiç bahis de etmediydik sanki, haliyle Adalar’a dair birlikte bir tek hâtıra olsun yok belleğimde amma ve lakin hiçbir kurum ve kişiye bağlı olmaksızın “ADALAR POSTASI aslında hiç kimse… aynı zamanda siz… herkes… hepimiz…! Gerçekte 1 Nisan 2005’ten beri sanal âlemde bir haberleşme ağıysa sadece”, hayatımıza araladığı o kapı, açtığı pencereyle bakış açımıza, mesleğimizden iş ve iştigalimize, doğal ve kentsel değerlerin korunmasına dair duruşumuzla seyrüseferimize değin cümlesi —hayatlarına değdiği nicesi misali— hilafsız Mualla Teyze sayesiyledir! 100. doğum günü hasebiyle şükran ve minnetle 1001 teşekkürlerimizle…

Bir kızılgerdan penceremizin önünde daldan dala konarak yazının bitmesini bekliyor olacak telaş ve heyecan içinde… Sahi akşamüzerleri ebâbiller konardı Robert Amca’nın çalışma odasında masasının ardındaki penceresinin panjuruna da mutlu mesut seyrederdik hep birlikte…

Sabahattin Eyuboğlu’nun (1908-13.1.1973) kızkardeşi Mualla Anhegger Eyuboğlu’na (13.3.1919-16.8.2009) Paris’ten yazdığı tarihsiz bir mektupla aziz hâtırasına hürmetle hasretle selâm olsun…
)O(

Paris, tarihsiz

Bacım nerdesin
Ben seninle türkü söylerim, sen neylersin?
Madem beraber sevmişiz dünyayı
Almış başını nereye gidersin
Dün yollarda aradım seni
Dedim acep şimdi Melanur
Nerelerde ne düşünür
Oturduk bir kahveye beraber
Bir tuhaf yeller esti başımdan
Dört bir yanım kalabalık
Ben sudan çıkmış bir balık
Dünyanın hali gibi duman başım
Bir de baktım kırk yaşıma girmişim
Bir mahzunluk çöktü içime
Sonra ışıklı yüzün geldi karşıma
Geceler hatırladım, telli pullu
Odalar pencereler yeşil boyalı
Köyler hatırladım Mualla bacılı
Tirenler, tıkabasa dert dolu
Sonra bir garip kavak ağacı
Suratsız beton duvarların ortasında
Ben diyeyim Ferhat’ın ahı
Sen de Karacaoğlan’ın Elif’i
Derken Enstitülerden açmışız lafı
Bacım inat ben inat
Susabilirsen sus, yatabilirsen yat
Hoş gör derim, hoş görmez
Boş ver derim, boş vermez
Sevdikçe kızar, kızdıkça sever
Bir de doldu mu gözleri, ver Allahım ver…
Şaka bir yana
Az şeyler görmedik seninle
Gördük nasıl olurmuş Ankara’da
Ev kurması, tohum atması, umut kırması
Gördük nasıl yermiş Hasanoğlan
Nasıl belli değilmiş satan satılan
Nasıl yeşerirmiş insan
Ve nasıl biçilirmiş
Şöyleydi böyleydi ama
O kara, bu kara, bu az, şu azdı ama
Beyazdı bacım, beyaz
Hasanoğlan’da gece
Diri diri yeller estikçe
Bir güler yüz
Bir çift anlayışlı göz
Şevk doldururdu içimize
Bir acayip tadı vardı dağların yıldızların
Bir rahatlık inerdi akşamları
Kırık dökük taşların
Yarım yamalak işlerin üstüne
Ama bakma böyle konuştuğuma
Umutlarım yine umut
Kadir kıymet bilinmezmiş bilinmesin
Kara leke silinmezmiş, silinmesin
Bizden memleketi sevmek
Üst yanına boş vermek gerek
Kolay mı köyün kaderini değiştirmek
Olagelen yine oldu
Bir gül açtı soldu
Aslını ararsan dünya bozuldu
Daha da aslını ararsan işin içinde iş var
Geri geri gidiyor ki dünya uzun atlasın
Sular bulandıkça bulandı, durulacak
Kötülerden hesap sorulmadı, sorulacak
Altın buzağı daha yorulmadı, yorulacak
Bizde sınıf mınıf yok malum
Hürriyet, müsavat, uhuvvet hepsi tamam
Ama buralarda anlaşıldı ki gayrı
Zenginle fakirin dünyaları ayrı
Zenginin işi gücü hak yemek
Fakirinse bütün derdi ekmek
Zengin der: Sana insan hakları verdik, daha ne istersin
Fakir der: Onlar senin olsun, ben kendi hakkımı isterim
İlkin herkese ekmek, su, ilaç
Ondan sonra sen ne dükkânı açarsan aç
Geç anladık ama anladık ki nihayet
Uğrunda senin değil, yine bizim öldüğümüz
Hürriyet, adalet, müsavat
Kuru laftan ibaret
Hayrını görmedik senin düzenlediğin dünyanın
Duvarlar ördün önümüze kalın kalın
Biz çalışalım sen yat
Biz dövüşelim, sen fink at
Yeter gayrı nutuk, merhamet, sadaka, hediye
Hakkımızı yeme de ne yersen ye
Kimi zengin anlamış Hanya’yı, Konya’yı
Bakmış ki bu fikir sararsa dünyayı
Post, dost, ruh, beden
Cümlesi gidecek elden
Bir yandan askerleri besliyor, bir yandan papazları
Evet, hürriyet dedik ama diyor
Mala mülke dokunmamak şartiyle
Müsavat dedik, dedik ama
Paradan gayrı işlerde
Uhuvvete gelince, uhuvvet
Yani, hani, sankim, demek isterim
Cümlemiz Allah’ın kulu, evet kulu, ama velakin
Öyleleri de var ki nasıl kardeş dersin?
Velhasılı Melanur
Bu minval üzere konuşulmaktadır
Bütün bunların en tuhafı
Fukara dostu İsa’nın
Zenginlerin elinde alet olması
Kalktım penceremi açtım
Yaz günleri geldi bacım
Bir telaştır almış fukara serçeleri
Beyaz bir bulut yaslanmış karşı dama
Bahçede bir adam kötü kötü düşünüyor
Ben içimi dökerken bacıma
Sarmaşıklar uzanmış odama
Bir de kahve olsa deyme keyfime
Kahve dedim de aklıma geldi
Geçen gün kahvede bir mimar bak ne dedi:
Bazan utanıyorum mesleğimden
Çok defa yaptığımız iş
Rahat etmiyesileri rahat ettirmek
Yapmak değil, belki yıkmak gerek
Sağa dön para, sol dön para
Büyük evler yaptık küçük adamlara

İşte dedim bizde çalışacak mimar
O gün bugündür çirkin geliyor bana güzel saraylar
En güzelinden dahi nefret
Nihayet gösterişten ibaret
Evsiz barksız insanlara inat

Deyip keselim gayrı
Herkesi öp benden ayrı ayrı
Ve mektup yaz
Yaz ki çabuk geçsin Yaz
Sonbaharda balkondayım seninle
Hazır ol geceler gecesi konuşmağa

Abey

Mehmet Başaran, Sabahattin Eyuboğlu ve Köy Enstitüleri (Tonguç’a ve Yakınlarına Mektuplarıyla), İstanbul (1990)61-65.


Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: