Gönderen: adalarpostasi | 17 Ağustos 2020

Rahmetli Hüseyin Rahmi’ye ait hâtıralar

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın (17.8.1864-08.3.1944) 156. yaşgünü münasebetiyle…
Hüseyin Rahmi Bey kartpostalı
Taha Toros Arşivi

🔘 Mehmet Ali Kâğıtçı, “Rahmetli Hüseyin Rahmi’ye Ait Hâtıralar”, ? Gazetesi, ?.?.1947.*

ölümünün [üçüncü] yıldönümü münasebetile

Rahmetli Hüseyin Rahmi’ye ait hâtıralar

Heybeliada’daki Halkodası’nda romancı Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın ölümünün üçüncü yıldönümü münasebetile bir ihtifal yapılarak hâtırasının anıldığını yazmıştık. Bir gazete bu ihtifalin Eyüp Ortaokulu’nun teşebbüsü ile yapıldığı­nı yazmışsa da bu haber doğru değildir. Rahmetli romancımız her sene Heybeliada Halkodası’nın mensuplan tarafından tertip olu­nan ihtifalde yâdedilmektedir. Eyüp Ortaokul talebeleri üstâdın Tutuşmuş Gönüller ve Gulyabani romanlarından birer par­çayı bu münasebetle temsil etmek istediklerini Halkodası başkanlı­ğına bildirmişlerdir. Bu istek kabul edilmiştir.

Halkodası Başkanı Mehmet Ali Kâğıtçı, Hüseyin Rahmi Gürpınar’la senelerce komşuluk etmiş­tir. Kendisi ihtifal münasebetile komşusuna ait değerli hâtıralar nakletmiştir. Biz de bu hâtırala­rı sütunlarımızda okuyucularımıza sunuyoruz:

Rahmetli romancımız Ada’daki evinde yakın dostlarından ikisi ile birlikte: Sağında Tokat milletvekili Refik Ahmet Sevengil, solunda Teknik Üniversite profesörlerinden M. Ali Kâğıtçı

HÜSEYİN RAHMİ merhum ile çocukluktan beri tanışır, ahbablık ederdik. Bana karşı hususî bir te­veccühü vardı. O derecede ki kendi­sinin taklidini yapmaklığıma bile mü­saade etmiştir.

Bir gün meşhur yandan çarklı Büyükada vapurundaydık. Emin Âli Bey ve diğer zevat da vardı. Sohbet eder­ken Hüseyin Rahmi merhuma kendi­sini güzel taklid ettiğimi söylediler. Pek memnun oldu. Kendi huzurunda tekrarlamamı ısrarla istedi. Ben de kendi hususî hatlarını hatırlatan hareketler yaptım. Pek hoşlandı ve dedi ki: “Artık ölsem de gam değil sen beni yaşatırsın.”

Hüseyin Rahmi merhûm ile 11 sene komşuluk ettikti. Biz telefon santralinin karşısındaki bevaz evde o da biti­şiğindeki sarı evde oturuyordu. O zamanlar Rahmi Bey, bisiklete biner, keman ve piyano çalardı. Fakat hiç birisini devamlı yapmazdı. Mûsıkî nağmelerinin başlaması ile bitmesi ekseriya bir olurdu. Bu meşgaleleri daha ziyade romanlarını yazarken bir nevi antrakt gibiydi. Resme de merakı vardı. Odasında çerçevelenmiş tabloları bulunur, kumaşla çerçevelenmiş dil­ber simâları da görülürdü. Karyolası­nın başucunda badem gözlü, gül yanaklı bir dilber bulunmasına rağmen Hüseyin Rahmi bu odada bir dişi ku­şun yuva kurmasına bir türlü razı olamamıştır. Çünkü rahmetli, kadınlara itimat edemezdi…

Gönül Bir Yeldeğirmenidir Sevda Öğütür, Melek Sanmıştım Şeytanı, Cehennemlik, Kokotlar Mektebi, Toraman vesair bütün romanlarında bu itimatsızlığın bariz izleri vardır. Bu mevzu üzerinde çok kereler konuşmuştuk. İlk zamanlar “Memleke­te hizmet herkes için aynı şekilde olmaz.. kimi eli, kimi beli ile hizmet eder,” diyerek kendisinin kalemi ile hizmet et­mekte olduğunu söylerdi. Fakat se­neler geçtikten sonra da “Kuvvetli aşk bağlarının dahi zamanla gevşiyeceğini ve günün birinde memnu meyve hırsı­nın baş kaldıracağını ve bu yüzden kimseye itimat caiz olamayacağını,” söyledi. Bana da bunu tavsiye etmişti.

Ölümüne takaddüm eden senelerde oldukça şiddetli bir hastalık geçirmiş­ti. Tepedeki evinde ziyaretine gitmiş­tim. Hemen hemen iyileşmişti. Alçak tahta ayaklı bakır mangalının başın­da oturuyordu Konuştuk. Yalnızlık­tan, mahremi olabilecek bir can yol­daşından mahrumiyetten bahsetti. Gözleri dolu dolu olmuştu. Kendi valdesinin ve ninesinin vefatı günlerini hatırladı. Uzak yakın yabancıların mal kaygısında olduklarını müşahede ettiğini, ancak candan kişilerin ölenin matemine yü­rekten iştirak ettiklerini anlattı. O zaman “ kimi elinden, kimi belinden” prensibine nadim olmuş bulunduğunu anladım. Nitekim son zamanlarda Mâlik isminde bir çocuğu sık sık çağırarak sever ve bu suretle evlâd hasretini gidermeye çalışırdı. Mâlik yanında çalışanlardan birinin çocuğu idi…

Hüseyin Rahmi Gürpınar çok sevdiği Mâlik ismindeki çocukla

Hüseyin Rahmi merhum, sarı evde komşumuz iken gürültüye karşı pek hassastı. Yazı yazarken en ufak bir sesten titizlenirdi. Hattâ yanında oturan Aliye Hanım’ın aba terliklerle gezmesine ve yavaş yavaş yürümesine bile tahammül edemezdi. Çok defa süpürme işinin yarı bıraktırılmış oldu­ğunu faraşla süpürgenin, ortada bıra­kılmış olmasından anlardım.

Bizim oturduğumuz beyaz evin bir kuyusu vardır. Bu kuyunun üstündeki köhne tulumba pek battal bir ma­kine olduğundan su çekilirken pek fazla gürültü çıkarır. Kollarını mihvere tesbit eden kamalar da sık sık yerinden çıkar, ikide bir çekiçle vura­rak sıkıştırmak lâzımdır. Bu tulum­ba ve kamalar kaç kere Hüseyin Rahmi Bey’i hiddetle balkona çıkarmış ve yahut da Aliye Hanım’ı pabuçsuz kuyu başına kadar koşturmuştur.

Nizami isminde dilsiz bir komşumuz vardı. Onun sese karşı lâkayıtlığı muharriri çileden çıkarıyordu. Nizami’nin kuyu başında görünmesi Hüseyin Rahmi Bey’i sinirlendirmek için yeterdi.

Bir gün bizim evdekiler bir hindi almışlar, kaçmaması için ayağına uzunca bir ip bağlıyarak bahçeye bı­rakmışlar. Hindinin garip bir huyu vardır. Ayağındaki ip ne kadar uzun olursa olsun, nihayetine kadar gider ve bacağının birini gerecek vaziyette bağırmaya başlar. Hindi kesilinceye kadar bir hayli üzüntüler çekmiştik. Diyebilirim ki, Hüseyin Rahmi Bey’i çamların ıssız bağrında ev yapmaya sevkeden âmil­ler arasında gıcırtılı kuyu tulumba­mızla bu hindinin büyük mevkii var­dır.

Hüseyin Rahmi merhum tabiatı ol­duğu gibi severdi. Çamların insan eli ile düzeltilmemiş kısımlarında gezer, hoşuna giden bir kayanın üstünde et­rafı seyrederken gaşyolurdu. Gurubu seyretmek için intihap ettiği köşeler­ de bu evsaftaydı. Yanımızdaki sarı evde otururken tabiat sevgisini evin önündeki bahçe­ye de tatbik etmiştir. Bahçe insan eli değmemiş bir koru parçası numûnesi hâlinde muhafaza edilmişti. Ağaç­ları budattırılmazdı. Hattâ evin üst balkonuna kadar tırmanmış olan mor salkımın kafes deliklerinden içeri sarkan dallarını bahçıvanın makasından korurdu. Bu ev satıldıktan sonra yeni sahip­leri mor salkımı kökünden budattılar. Manzarayı bozuyor diye… Bütün ağaçları hattâ hürmeten ekilmiş ça­mı dahi kestirdiler. Ne küpe çiçekleri kaldı, ne taflanlar. Bahçeyi dümdüz yaptıktan sonra bakla diktiler.

Bir gün Hüseyin Rahmi merhumla birlikte — adını taşıyan yokuştan— yeni evine doğru çıkıyorduk. Amiral İhsan’ın evinin terasından sarı evin halini üstada gösterip eski titizliğini hatırlattım. Pek üzüldü, hayretler içinde kaldı ve dedi ki: “Güzel yeşillik­lerin çevrelediği sarı evin bu kadar çirkinleştiğini görmek insana hüzün veriyor, böylesinden hoşlânanlar da var demek!”

Heybeliada Değirmen Tepesi cihetindeki çamlıkta Hüseyin Rahmi Evi
Mecdi Sadrettin, “Büyük Romancımız Hüseyin Rahmi Bey’de İki Saat”, Yeni Kitap 3, (Temmuz 1927)21.
Taha Toros Arşivi

Hüseyin Rahmi Bey, yazı yazarken çıt istemezdi. Onun için Değirmen Tepesi’ne yakın çamlıkta ev yaptırarak gürültüden uzaklaştı. Lâkin yazı haricinde halkın içinde dolaşır, kendini tanıtmadan halkı dinlerdi. Bu itibarla sık sık İstanbul’a iner, şehrin her semtinde dolaşarak sehhar kalemine toplıyacak sözler derlerdi.

a — Vapurda konuşmaya pek iltifat etmez, daha ziyade etrafı ve bilhassa kadınlar tarafını dinlerdi.

b — Topkapı, Edirnekapı surları­nın dışındaki köşe kahvelerinde uzun müddet oturur orada cereyan eden hâdiseleri, konuşulan mevzuları tesbit ederdi. Hayattan Sayfalar isimli kitabında bu civarın günlük hayatın­dan canlı sayfalar vardır.

c — Suları pek severdi. Çırçır, Hünkâr Suyu ve Bendleri mevsiminde sık sık ziyaret ederdi. Taksim’den otomo­bile biner, yemekler hazırlatır ve Bendler’deki ormanın kuytu bir köşe­sinde tabiatın bağrında zevkli saatler geçirilirdi.

Vefakâr arkadaşı Hulusi Bey selâmlık tarafının, Aliye Hanım da harem kısmının muhbirleri gibi idiler, Hüse­yin Rahmi bunların getirdiklerini iş­ler, romanlarında yaşatırdı.

Hüseyin Rahmi’nin hakikî, karakte­ristik simâsı fotoğraflarının hepsinde yoktur. Birçoğu objektif karşısında alınmış pozlardır. Asıl Hüseyin Rah­mi kaşları kalkık, dudakları hafifçe büzülmüş, gözleri zekâ ile parlayan Hüseyin Rahmi’dir. Bu vaziyette bir iki resmini çekebilmekle bahtiyarım. Evvelki sene bu resimlerden birisi­ni Halid Fahri Bey’e hediye etmiştim. O da Refik Ahmet Bey’e vermiş. Hü­seyin Rahmi adlı kitabın 144 üncü sayfasına koymuş. Ne yazık ki tara­fımdan çekilmiş olduğunu kaydetme­yi unutmuş.

Hüseyin Rahmi, 8 Mart 1944 Çar­şamba günü saat 15:30’da vefat et­mişti. 10 Mart 1944 Cuma günü cena­ze defin merasimi yapıldı.

Aziz hâtırasını saygı ile anarken. Hüseyin Rahmi Gürpınar tipinde yazarların yetişmesini temenni ederim.

Mehmet Ali Kâğıtçı


* Seneler senesi derlediği âdeta “Mâzî Cenneti” o muazzam kültür hazinesini İstanbul Şehir Üniversitesi vasıtasıyla meraklılarına sunan Taha Toros Beyefendi‘nin (1912-2012) aziz hâtırasına her daim hürmet ve sonsuz minnetle…
)O(



Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

<span>%d</span> blogcu bunu beğendi: