Gönderen: adalarpostasi | 08 Eylül 2026

Denizde Modernizm: Prens Adaları’nı 20. Yüzyılın Mimari Stüdyosu Olarak Okumak

Denizde Modernizm: Prens Adaları’nı 20. Yüzyılın Mimari Stüdyosu Olarak Okumak

Kimi yerleri yalnızca görmez, hatırlarız.

Prens Adaları benim için her zaman böyle bir yer oldu. Hafızamdaki yeri, haritadaki yerinden çok daha büyük olan Adalar… Çocukluğumdan beri tanıdığım sokaklar, ahşap köşkler, denize açılan verandalar ve farklı dönemlere ait yapılar, zamanla yalnızca birer manzara olmaktan çıktı. Her zaman bende farklı hisler uyandıran bazı yapılara, bir mimarlık öğrencisi olarak başka bir gözle bakmaya başladım.

İtalya’ya dört sene önce eğitimim için taşındığımda, en çok martı seslerini, deniz kokusunu, çamların yeşilini özlediğimi fark ettim. Zaten benim için hep özel olan Adalar, daha da değerlenmişti sanki. Liseye Ada’dan ilk vapurla söylenerek giderken, üniversitede o ilk vapurun değerini daha çok anladım. Keşke yine 06.10 vapuruna binip, Adalar’ın silüeti eşliğinde, güneşin ilk ışıkları yüzüme vurarak okula gitseydim.

Benim için Adalar’la kurduğum bağ, zamanla onu tanıma arzusundan onu anlatma sorumluluğuna dönüştü.

İtalya’da ve Avrupa’nın farklı köşelerinde pek çok şehir, kasaba ve köy görme fırsatım oldu. Her biri kendine özgü bir hikâyeye, mimariye ve kültüre sahipti ancak nereye gidersem gideyim, Adalar’da hissettiğim “o duyguyu” başka hiçbir yerde bulamadım. Belki de bunun nedeni yalnızca fiziksel benzerlikler aramakla açıklanamaz. Adalar’ı özel kılan; yüzyıllar boyunca farklı kültürlerin, toplulukların ve yaşam biçimlerinin bir arada var olmasıyla oluşmuş çok katmanlı yapısı. Her sokakta, her yapıda ve her manzarada geçmişten bugüne uzanan başka bir hikâyenin izine rastlamak mümkün. Farklı dönemlerin ve kültürlerin üst üste eklenmesiyle oluşan bu zenginlik, Adalar’a kendine özgü bir karakter kazandırıyor.

Ancak bence Adalar’ı gerçekten farklı kılan en önemli unsur, burada yaşayan insanların bu topraklarla ve özellikle de evleriyle kurduğu bağdır. Adalı olmak yalnızca bir yerde yaşamak değil; o yerin hafızasını taşımak, sokaklarını, yapılarını, denizini ve hikâyelerini sahiplenmek demek. Bu güçlü aidiyet duygusu, Adalar’ı yalnızca görülen bir yer olmaktan çıkarıp yaşanan ve hissedilen bir yere dönüştürüyor.

Bende zamanla daha da güçlendiğini hissettiğim bu aidiyet duygusu, İtalya’daki hayatım boyunca çevremdeki insanların Türkiye’yi ne kadar az tanıdığını fark etmemle birleşerek, zamanla tez konuma dönüştü. Daha haritada Türkiye’yi gösteremeyen ve okulun ilk gününde bana adımı sormadan önce “Sen neye inanıyorsun?” diye soran yaşıtlarımın yanında, İstanbul’u gerçekten tanıyan, tarihine hâkim olan ve Adalar’ın varlığından haberdar olan yalnızca iki ya da üç kişiyle karşılaştım. Özellikle okulun ilk gününde sorulan ve bana oldukça ayrıştırıcı gelen bu sorular, aslında kendi büyüdüğüm çevreyi yeniden düşünmeme neden oldu.

Çünkü Adalar gibi kiliselerin, camilerin, cem evlerinin ve sinagogların aynı coğrafyada, yan yana var olabildiği bir yerde büyümüş olmak; birlikte yaşamayı gündelik hayatın doğal bir parçası olarak deneyimlemek demekti. Bunun ne kadar büyük bir şans olduğunu biliyordum. Belki de bugüne kadar bana çok sıradan gelen bu çok kültürlü ortam, aslında anlatılması ve paylaşılması gereken en değerli şeylerden biriydi. İşte bu farkındalık, çocukluğumdan beri hayatımın bir parçası olan Adalar’a başka bir gözle bakmama ve onu yalnızca bir yaşam alanı değil, korunması, anlaşılması ve anlatılması gereken bir kültürel miras olarak ele almama neden oldu. Tezim de böylelikle ortaya çıktı.

Bir yerin mimarisi bize ne anlatabilir?

Mimari, bir yerin yalnızca nasıl göründüğünü değil, nasıl yaşadığını da anlatır. Bir yapının biçimine, kullanılan malzemeye, pencerelerine, sokağa nasıl açıldığına baktığımızda; o yapıyı inşa eden ve yaşayan insanların yaşam biçimlerinden, zevklerinden, inançlarından ve içinde bulundukları dönemden izler bulabiliriz. Sokaklar, meydanlar ve yapılar zaman içerisinde değişse de geçmişin izlerini taşımaya devam eder. İnsanlar kadar onlar da kolektif hafızayı taşır.

Adalar’da ise bu izler çok daha katmanlı. Aynı sokakta farklı dönemlerin, farklı kültürlerin ve farklı yaşam biçimlerinin izleriyle karşılaşmak mümkün. Bir Rum evinin yanında bir Türk evi, bir ahşap evin yanında beton bir yapı, süslemeli oymalı bir camın yanında geometrik dekorasyonlar görmek; bu toprakların yüzyıllar boyunca nasıl farklı topluluklara ve akımlara ev sahipliği yaptığını sessizce anlatıyor.

Bu yüzden Adalar’ın mimarisine bakmak benim için yalnızca yapıların biçimlerini incelemekten ibaret değildi. Aslında okumaya çalıştığım şey, bu yapıların bu özel coğrafyada nasıl var olduklarıydı. Kimler burada yaşamıştı? Bu binalar neden yapılmıştı? Kimler ve neler bu yapıları etkilemişti? Ve bütün bu farklılıklar, bugün hâlâ Adalar’ın karakterini nasıl şekillendiriyordu?

Belki de mimarinin en güzel tarafı burada ortaya çıkıyor: Binalar konuşmasa da bize ne çok şey anlatıyor.

Modernizm, sınırları ve coğrafyaları aşarak farklı kültürlerde yeniden yorumlanan; ortak fikirleri, biçimleri ve mimari yaklaşımları birbirine bağlayan küresel bir dil olarak İstanbul’un Prens Adaları’nda da kendine özgü bir karşılık bulmuştur.

Modernizm denince aklımıza çoğunlukla Avrupa ve Amerika gelir: Le Corbusier’nin Fransa’sı, Mies van der Rohe’nin Almanya’sı, Alvar Aalto’nun Finlandiya’sı, Frank Lloyd Wright’ın Amerika’sı… Peki ya İstanbul’un Prens Adaları?

Bu teze, modernist mimarlığın yalnızca merkezlerinde değil, farklı kültürel ve coğrafi bağlamlarda nasıl yeniden yorumlandığını araştırmakla başladım. Prens Adaları’nı bir “periferik” örnek olarak görmek yerine, 20. yüzyıl mimari fikirlerinin yerel koşullarla karşılaştığı özgün bir laboratuvar olarak ele aldım.

Adalar denildiğinde zihnimizde çoğunlukla ahşap köşkler, cumbalı evler, yemyeşil bahçeler ve geçmişten kalan nostaljik bir İstanbul canlanıyor. Oysa bu tanıdık görüntünün ardında, 20. yüzyılın mimari düşüncesiyle şekillenen ve dönemin uluslararası modernist yaklaşımlarıyla benzerlikler taşıyan başka bir hikâye var.

16 yapı üzerinden yaptığım karşılaştırmalı araştırma, Adalar’ın modernizmle kurduğu ilişkinin düşündüğümden çok daha katmanlı olduğunu ortaya koydu.

Cumhuriyet’in kuruluşu ve Mustafa Kemal Atatürk’ün modernleşme çabalarıyla Adalar da modernleşmenin bir sembolü haline geldi. Beyaz Ruslar’ın ihtilalden kaçıp Adalar’a yerleşmesi; yazarlar, ressamlar ve entellektüellerin Adalar’a ekseriyetle sayfiyeye gelmeleri günlük hayatın modernleşmesinde büyük rol oynadı. Aynı şekilde, inşaat sektöründeki gelişmeler ve yaşam stilindeki değişimler modern yapıların doğmasına katkı sağladı. Sedad Hakkı Eldem, Turgut Cansever, Abdurrahman Hancı, Edmond Sarfati, Emin Necip Uzman, Utarit İzgi ve birçok mimar bu yeni dönemin başlıca isimleri oldu.

Sadelik, geometrik formlar, malzemenin kendisini öne çıkarması ve yapının çevresiyle kurduğu ilişki, incelediğim örneklerin çoğunda tekrar tekrar karşıma çıktı.

Kısıtlı bir sürede, elimde olan bu konudaki araştırmalar ve kaynaklara, bazı teknik çizimleri ekleyerek ve ulaşabildiğim ev sahipleriyle de iletişime geçerek incelemelerime başladım. Yapıları incelerken yalnızca cephelerine ya da biçimlerine bakmadım. Planlarından taşıyıcı sistemlerine, kullanılan malzemelerden mekânların kuruluşuna kadar farklı katmanlarını anlamaya çalıştım. Çünkü bir yapının modern olup olmadığını yalnızca görünüşünden anlamak mümkün değildir. Bazen modernizm, bir pencerenin biçiminde değil, yapının ışıkla kurduğu ilişkide; bazen kullanılan malzemede değil, mekânın nasıl deneyimlendiğinde gizlidir.

Aynı zamanda Le Corbusier, Frank Lloyd Wright, Mies van der Rohe, Richard Neutra ve Alvar Aalto gibi modernizmin öncü mimarlarının yapılarıyla kurduğum karşılaştırmalar, modernist düşüncenin Adalar gibi küçük ve kendine özgü bir coğrafyada nasıl yeniden yorumlandığını görmemi sağladı. Bu süreç benim için yalnızca bir araştırma değil, mimarlığa bakışımı geliştiren ve mezuniyetime kadar uzanan kişisel bir öğrenme yolculuğuna dönüştü. Yapıları yalnızca belirli ölçütler üzerinden incelemek yerine, kendi gözlemlerimi ve yorumlarımı da sürece dahil ederek onların modernist mimarlıkla kurduğu ilişkileri anlamaya çalıştım.

Bu incelemeler ilerledikçe, gelenek ile modernlik arasındaki ilişkinin düşündüğümden çok daha karmaşık olduğunu fark ettim. Adalar’daki modern yapılar, geçmişi tamamen geride bırakmak yerine çoğu zaman onunla bir diyalog kuruyor. Modernist fikirler; topografya, bitki örtüsü, iklim ve yerel mimari karakterle karşılaştığında değişiyor, dönüşüyor ve kendine özgü bir biçim kazanıyor. Belki de Adalar’ı benim için bu kadar özel yapan şey tam olarak da bu. Burada mimarlık, doğadan bağımsız bir nesne olarak karşımıza çıkmıyor; evler, bahçeler, yollar ve deniz sürekli birbirleriyle ilişki içinde. Yapının konumu, manzaraya açılan bir pencerenin yönü, terasın kullanımı ya da seçilen bir malzeme yalnızca estetik bir tercih değil, aynı zamanda bu eşsiz çevreye verilmiş birer cevap.

İncelediğim yapılar; 13 konutun yanı sıra Heybeliada Sanatoryumu, Kınalıada Camii ve Anadolu Kulübü Oteli’nden oluşuyor. Nasıl bir karşılaştırma yöntemi izlediğimi ve bu karşılaştırmalardan hangi sonuçlara ulaştığımı ise bir örnek üzerinden anlatabilirim.

Benzer başlangıçlar, farklı sonlar: Heybeliada ve Paimio, kayboluş ve yeniden doğuş…

İncelediğim 16 yapıdan biri Heybeliada Sanatoryumu idi. Bu yapıyı, Alvar Aalto’nun Paimio Sanatoryumu ile karşılaştırdım. Fonksiyondan doğan bazı gereksinimler iki yapıda da benzer şekilde ele alınmıştı. Uzun koridorlar, standartlaşan odalar, bol ışıklı ve havadar alanlar, mekânların işlevsel ayrımı… Paimio’da Aalto, hastaların rahatça hareket etmelerini sağlayan bir mekânlar akışı oluştururken, Heybeliada’da erkek ve kadın bölümlerinin birbirinden ayrılması ve mahremiyete gösterilen özen, yapı içerisindeki toplumsal düzen ve disipline yönelik benzer bir yaklaşımı yansıtmaktadır.

Tüberküloz hastalığı halen olmasına rağmen eskisi gibi özel tedavi merkezlerine yani sanatoryumlara gerek kalmamıştır. Paimio Sanatoryumu, sanatoryum işlevinin ortadan kalkmasının ardından terk edilme ve işlevsizleşme riskiyle karşı karşıya kalmış; ardından geçtiğimiz temmuz ayında UNESCO tarafından mimari miras olarak korunma listesine alınmıştır. Ayrıca çok güncel olarak, yapının gelecekte otel, spa ve konferans merkezi olarak yeniden işlevlendirilmesi için Snøhetta, ALA Architects ve Architects Mustonen’in yer aldığı bir tasarım ekibi açıklandı. Yani Paimio bugün artık bir hastane değil; modernist mimari mirası ve yeniden işlevlendirme örneği olarak değerlendiriliyor. Üstelik özgün iç mekânların ve Aalto’nun tasarladığı mobilyaların önemli bir bölümü korunmuş durumda.

Heybeliada Sanatoryumu da benzer bir atıllaşma sürecinden geçmiştir, fakat Paimio Sanatoryumu gibi hayata yeniden kazandırılma projelerinin aksine Diyanet İşleri Başkanlığı’na tahsis girişiminde bulunulmuştur. Hastane işlevini kaybettikten sonra 2009 yılında çıkan bir yangın sonucu durumu daha da ağırlaşmıştır. 2018’deki tahsis, mahkeme tarafından 2022’de iptal edilmişti; 2026’da ise yeni bir tahsis süreci başlatıldı. Paimio Sanatoryumu’nun aksine, Heybeliada Sanatoryumu henüz başarılı bir yeniden işlevlendirme ve koruma sürecine girmiş değil; gelecekte ne olacağı ise halen hukuki ve kamusal bir tartışma konusu.

Modernizmin iki kaderi: koruma ve yok ediş

“Korunma” ve “yok oluş” yerine özellikle “koruma” ve “yok ediş” kelimelerini tercih ettim. Çünkü bir yapının varlığı da, geleceği de insan eliyle şekillenir. Nasıl ki yapılar insanın emeği, bilgisi ve gücüyle inşa ediliyorsa, onların korunması ya da yok edilmesi de yine insanların kararlarına bağlıdır. Bu nedenle koruma benim için yalnızca fiziksel bir müdahale değil, bir karar ve bir sorumluluk meselesidir. Yok ediş ise yalnızca bir yapının ortadan kaldırılması değil, onunla birlikte taşıdığı hafızanın, yaşam biçiminin ve bir döneme ait izlerin de silinmesidir.

Prens Adaları’ndaki modernist yapıları incelerken beni en çok düşündüren meselelerden biri de tam olarak buydu: Aynı dönemin, benzer mimari fikirlerin ve benzer yaşam hayallerinin ürünü olan yapılar, yıllar içerisinde nasıl bu kadar farklı kaderlere sahip olabildi?

Prens Adaları’ndaki modernist yapıların bir kısmı bugün özgün karakterini büyük ölçüde korurken, bir kısmı yıllar içerisinde çeşitli müdahaleler geçirdi. Kimi yapıların özgün bölümleri ortadan kalktı, kimilerine sonradan eklemeler yapıldı, kimi yapılarda ise eski pencere ve kapıların yerini yeni doğramalar aldı. Bu değişikliklerin çoğu günlük hayatın ihtiyaçlarından doğdu: daha iyi ısı yalıtımı, daha fazla konfor, bakım kolaylığı… Ancak bir binayı değiştirdiğimizde yalnızca bir pencereyi ya da bir duvarı değiştirmiş olmuyoruz. O yapının bize anlattığı hikâyenin de özgün bir parçasını kaybediyoruz.

Dünyanın farklı yerlerinde modernist yapıların korunmasına verilen önem, bu noktada düşündürücü bir karşılaştırma sunuyor. Önemli modernist eserler, özel vakıflardan ulusal koruma mekanizmalarına ve UNESCO gibi uluslararası kuruluşlara kadar uzanan farklı ölçeklerdeki kurumlar tarafından korunuyor. Restorasyon süreçleri yalnızca yapının ayakta kalmasını değil, mümkün olduğunca özgün tasarımın, malzemenin ve mimari düşüncenin devamlılığını gözetiyor.

Bu yapılar, kolektif tarihin somut tanıklarıdır. Her biri, maddi varlığının ötesine geçen ortak bir hafızayı taşımakta ve bu hafızanın büyük bir özenle korunması gerekmektedir.

Bence Prens Adaları’ndaki modernist yapılar için de bakılması gereken yer tam olarak burası. Bu yapılar yalnızca mimarlık tarihinin küçük birer örnekleri değiller. Onların içinde bir zamanlar nasıl yaşandığını, dostlukları ve adaya duyulan aidiyeti de okuyabiliyoruz.

Adalar’ın modernist mimarisi bu nedenle benim için yalnızca “Modernizm Adalar’a nasıl geldi?” sorusunun cevabı olmadı. Aynı zamanda “Bir yeri oluşturan şey nedir ve onu kaybettiğimizde aslında neyi kaybederiz?” sorusunu da beraberinde getirdi. Belki de bugün bu yapılara yeniden bakmanın en önemli nedeni de bu. Onları yalnızca geçmişten kalmış yapılar olarak değil, hâlâ bize bir şeyler anlatan tanıklar olarak görebilmek.

Korunan yapıların dahi yeterince bilinmediğini düşünerek, bu çalışmanın yalnızca Adalar’daki modern mimarlık mirasını belgelemekle kalmayıp, günümüzde halen varlığını sürdüren ve koruma altındaki yapıların görünürlüğünün artırmasına da önem verdim. Bununla birlikte, korunmayan ya da zaman içerisinde değişime uğrayan yapıları da görünür kılarak, onların taşıdığı değere dair bir farkındalık oluşturmayı amaçladım. Bu anlamda çalışma, bir yandan mevcut mirasın tanınmasına katkı sunarken, diğer yandan gelecekte korunması gereken yapılar üzerine düşünmek için bir başlangıç noktası olarak görülebilir.

Aynı zamanda, yeni mezun bir mimar olarak kendime sık sık hatırlattığım ve buraya da not düşmek istediğim bir düşünce var: Mimar yalnızca tasarlayan kişi değildir. Küresel etkiler ile yerel gerçeklikler arasında bir bağ kuran, bulunduğu yere kulak veren ve aldığı kararların gelecekte bırakacağı izi düşünmesi gereken kişidir. Bu nedenle mimarlık, yalnızca yeni olanı üretmek değil; var olanı anlamak, gerektiğinde dönüştürmek ve değer taşıyanı korumak sorumluluğunu da beraberinde getirir.

Özellikle modern mimari mirası söz konusu olduğunda, eleştirel, duyarlı ve bağlama saygılı bir yaklaşımın ne kadar önemli olduğunu tez çalışmam boyunca daha iyi anladım. İyi bir mimarın görevi yalnızca kendi yapısını geleceğe bırakmak değil, kendinden önce bırakılmış olanı da anlayarak geleceğe taşıyabilmektir, özellikle de Türkiye gibi müthiş zengin bir tarihe sahip coğrafyalarda…

Zümrüt Bürümcekci


Damla Zumrut Burumcekci, Modernismo sul mare: Le Isole dei Principi come laboratorio architettonico del XX secolo, Tesi di Laurea Triennale, Politecnico di Milano, Scuola di Architettura Urbanistica e Ingegneria delle Costruzioni, Progettazione dell’Architettura, Relatore: Prof.ssa Barbara Galli, Anno accademico 2025–2026, Sessione di Laurea: luglio 2026, 115 s.

Damla Zümrüt Bürümcekci, Denizde Modernizm: XX. Yüzyılın Mimarlık Laboratuvarı Olarak Prens Adaları, Lisans Tezi, Milano Politeknik Üniversitesi, Mimarlık, Şehircilik ve İnşaat Mühendisliği Okulu, Mimari Tasarım Bölümü, Tez Danışmanı: Prof. Barbara Galli, 2025–2026 Akademik Yılı, Temmuz 2026 Mezuniyet Dönemi, 115 s.

DENİZDE MODERNİZM:

XX. YÜZYILIN MİMARLIK LABORATUVARI OLARAK PRENS ADALARI

Milano Politeknik Üniversitesi
Mimarlık, Şehircilik ve İnşaat Mühendisliği Okulu
Mimari Tasarım
2025–2026 Akademik Yılı
Temmuz 2026 Mezuniyet Dönemi

Tez danışmanı:
Prof. Barbara Galli

Lisans tezi:
Damla Zümrüt Bürümcekci
Öğrenci No.: 216951

Yolumu aydınlatan ve bugüne değin bana eşlik eden herkese.

Gökyüzünden beni seyreden büyüklerim Orhan, Haluk ve Semiramis’e; varlıkları yüreğimde yaşamaya devam ediyor.

Büyükannem Neşe’ye; yaptığı bütün fedakârlıklar, verdiği sevgi ve beni bu hedefe ulaştırmaya katkıda bulunduğu için.

Anne ve babam Ali ile Ayşe’ye; bu yolculuğun her adımında rehberim, dayanağım ve yuvam oldukları için.

Bu başarı, hepinizden bir parçayı içinde taşıyor.

İÇİNDEKİLER

1. GİRİŞ ……………………………………………………………… 1–2

2. BÖLÜM 1 — TARİH …………………………………………….. 3

2.1 Helenistik dönem ……………………………………………….. 3
2.2 Bizans dönemi ……………………………………………………. 3–5
2.3 Osmanlı dönemi …………………………………………………. 5–7
2.4 Modern dönem ……………………………………………………. 7–9
2.5 Günümüz …………………………………………………………… 10

3. BÖLÜM 2 — MİMARLIK ……………………………………… 11

3.1 Bizans dönemi ………………………………………………….. 12–14
3.2 Osmanlı dönemi ……………………………………………….. 15–19
3.3 Modern dönem ………………………………………………….. 20–23

4. BÖLÜM 3 — VAKA İNCELEMELERİ ……………………….. 24

4.1 Heybeliada Sanatoryumu ………………………………….. 24–33
4.2 Okyar Villası ………………………………………………………. 34–39
4.3 Akkaynak Villası ……………………………………………….. 40–42
4.4 Kolay Villası ……………………………………………………… 43–46
4.5 Yalman Villası ……………………………………………………. 47–50
4.6 Elgin Villası ………………………………………………………… 51–55
4.7 Sadıkoğlu Villası ………………………………………………… 56–60
4.8 Kaldam Villası ……………………………………………………. 61–64
4.9 Derviş Villası ………………………………………………………. 65–72
4.10 Dana (Goldenberg) Villası ……………………………….. 73–77
4.11 Anadolu Kulübü Oteli ………………………………………. 78–83
4.12 Treves–Katalan Villası ……………………………………… 84–87
4.13 Raif Kurt Villası ………………………………………………… 88–91
4.14 Kınalıada Camii ……………………………………………….. 92–96
4.15 Kamhi–Grünberg İkiz Villaları ………………………….. 97–103
4.16 Şeyhun Villası ……………………………………………….. 104–108

5. SONUÇ ………………………………………………………… 109–111

6. KAYNAKÇA …………………………………………………… 112–113

7. İNTERNET KAYNAKLARI …………………………………. 114–115

GİRİŞ

İstanbul’daki Prens Adaları’nda modern mimarlık konusunu ele alan bu tezi hazırlama isteğim, gerek kişisel gerekse üniversite eğitimimden kaynaklanan çok sayıda düşünceden doğdu. İstanbul’da doğup büyüdüm ve yaz aylarında günlerimi Adalar’dan biri olan Burgazada’da —Antigoni adıyla da bilinir— geçirirdim. Bu yerler hayal dünyamda derin izler bırakarak mekânı, doğayı ve mimarlık ile peyzaj arasındaki ilişkiyi algılama biçimimi etkiledi. İstanbul’un canlılığı ile Adalar’ın dinginliği arasında büyümek, birbirine karşıt, fakat sürekli diyalog hâlindeki iki gerçekliği gözlemlememi sağladı: Bir tarafta metropolün dinamizmi ve kentsel gelişimi, diğer tarafta ise denizin, bitki örtüsünün ve ışığın yaşam alanlarının tanımlanmasında esaslı bir rol üstlendiği ada mimarlığının daha mahrem ve uyumlu niteliği.

Özellikle Burgazada, geçmiş ile bugün arasında asılı duran kimliğiyle, bu adaları niteleyen mimari dilin geçirdiği evrime karşı bende giderek artan bir ilgi uyandırdı. Osmanlı geleneğine ait ahşap villalar, Avrupa etkisi taşıyan saraylar ve kentsel dokuya dâhil olan modern yapılar; bölgenin karmaşık kültürel ve tarihsel katmanlaşmasının yansıdığı benzersiz bir peyzaja hayat vermiştir. Mimarlığın çevresindeki doğayla bütünleşme, yerel gelenekleri koruma ve yeniden yorumlama yeteneği; bu mekânların geçirdiği evrimi ve İstanbul şehrinin ve takımadalarının tarihine damgasını vuran toplumsal, siyasal ve ekonomik değişimlerden etkilenmelerine rağmen güçlü bir kültürel kimliği sürdürme kabiliyetlerini anlayabilmenin başlıca okuma anahtarlarından biri hâline gelmiştir.

Bu takımada, anakaraya göre görünüşte uzak, fakat aynı zamanda son derece yakın bir konumda bulunmaktadır. Bu değerlendirme yalnızca fiziksel mesafelerle ilgili değildir; kültürel, mimari ve yaşama biçimleriyle bağlantılı hususları da içerir. Bir Adalı olarak kozmopolit ve kimi yönleriyle bu sınırlı boyutlardaki yerlere özgü atmosferi yaşama imkânına sahip oldum. Zaman içinde aynı evde yaşama geleneği sayesinde, kuşaklar arasında oluşan süreklilik duygusunu bizzat deneyimleme fırsatı buldum. Aile hikâyeleri ve ortak anılarla iç içe geçen bu aidiyet duygusu, bende insanlar, onların yaşam alanları ve bu adaları dolduran yapılar arasındaki bağı derinlemesine inceleme isteği uyandırdı.

Adalar’ın son derece karmaşık etnik ve dinî yapısının kentsel ve peyzaj morfolojisine ve mimari dile aktarılışı beni daima etkiledi. Mimarlık eğitimi almaya başladıktan sonra, dünyaya bakış biçimim değişti. Mekânların insanlarla nasıl bir ilişki kurduğunu, ışığın yapıların içine nasıl girdiğini, sokakların ve mahallelerin nasıl düzenlendiğini gözlemlemeye başladım; bunları yeni bir farkındalıkla eleştirmeye —ya da hayranlıkla seyretmeye— koyuldum. Bu nedenle, her gün yolumun üzerinde karşılaştığım yapıları, yetişmekte olan bir mimarın gözleriyle; yalnızca estetiklerini ve kullanılan malzemeleri değil, aynı zamanda strüktürel çözümlerini, çevreleriyle ilişkilerini ve her gün bu yapılarda yaşayan insanlar üzerindeki etkilerini de kavramaya çalışarak farklı ve eleştirel bir bakışla yeniden incelemek istedim.

Yıllar içinde edindiğim deneyimlerden hareketle araştırmamı, inceleme konusu olan bölgede modern mimarlığın gelişimini anlayabilmek ve dönemin en tanınmış mimarlarının eserleriyle karşılaştırmalar yaparak mevcut etkileri belirleyebilmek amacıyla, önem taşıyan vaka incelemelerinin çözümlenmesine odakladım. Prens Adaları’ndaki modern mimarlığın yalnızca üsluba ilişkin bir olgu olmadığını; geliştirildiği dönemin toplumsal, ekonomik ve çevresel gereksinimleriyle bağlantılı, daha geniş kapsamlı bir sürecin sonucu olduğunu anladım.

Bölgenin ve bu iki gerçeklik —Prens Adaları ile İstanbul— arasındaki bağın tarihsel tasviriyle başlayan araştırmam, sadelik, maddesellik ve geometrileşme arayışının merkezî bir rol üstlendiği farklı modern mimarlık örnekleri üzerinden ilerlemektedir. İncelenen yapıların morfolojik ve strüktürel özelliklerini çözümleyerek gelenek ile modernlik arasındaki diyaloğu ortaya koymaya; Modern Hareket’in ilkelerinin Prens Adaları gibi benzersiz bir bağlamda nasıl yeniden yorumlandığını göstermeye çalıştım.

Doğal peyzaj ile yapılaşmış çevre arasındaki etkileşim, mekânların tanımlanmasında temel bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Tasarım tercihleri yalnızca işlevsel ve estetik gereksinimlere yanıt vermekle kalmamakta, aynı zamanda bölgeye ve yerin tarihsel belleğine duyulan derin saygıyı da yansıtmaktadır. Bu süreçte modern mimarlık ustalarının eserleriyle yapılan karşılaştırma, bölgenin gelişimine damgasını vuran üslupsal ve kavramsal etkilerin belirlenmesini mümkün kılmış; mimarlığın hiçbir zaman yalıtılmış bir olgu olmadığını, aksine kültürler, dönemler ve tasarım anlayışları arasındaki kesintisiz diyaloğun bir sonucu olduğunu ortaya koymuştur.

Bu değerlendirmeler ışığında çalışma süreci, modern mimarlığın inceleme konusu olan bölgenin biçimsel ve mekânsal dilini nasıl yeniden tanımladığını anlamayı amaçlayan eleştirel ve derinlemesine bir araştırma niteliği kazanmış; yenilik ile bellek, deneysel arayış ile geleneğe saygı arasında bir denge kurulmasında mimarlığın rolü üzerine daha geniş kapsamlı bir düşüncenin temellerini atmıştır.

Dolayısıyla bu araştırma yalnızca akademik bir inceleme değil; aynı zamanda çocukluğumun ve eğitimimin geçtiği yerlerde, onları mimarlığın ve tasarımın ışığında yeniden keşfetmek, yorumlamak ve anlatmak amacıyla çıktığım kişisel bir yolculuktur. […]


Ayrıca bkz.

Emine Çiğdem Tugay, “Büyükada’nın Yaşlanmayan Modernleri…”, Adalar Postası-2803 (13.08.2016).
https://adalarpostasi.com/2016/08/13/2803/

“Burgazadası’ndaki Kamhi-Grünberg Evi”, Adalar Postası-3059 (26.02.2021).
https://adalarpostasi.com/2021/02/26/3059/


Yorum bırakın

Kategoriler